Neslihan Kurt ile İşaret Dili üzerine

Neslihan Kurt ile İşaret Dili üzerine

Okan Bayülgen’in sunduğu Dada Dandinista adlı talk show programında işaret dili tercümanlığıyla tanıdığımız Neslihan Kurt geçtiğimiz günlerde Arel Üniversitesi’nde işaret diline merak duyan öğrencilerle buluştu.

İşaret dili ve tercümanlığına dair verdiği konferansta Neslihan Kurt, işaret dilini nasıl öğrendiğine ve nasıl öğretebileceğine değindi. Kendinden ve ailesinden de bahseden Kurt’un konuşmasından kesitlerle devam edelim.

Benim annem de babam da işitme engelli. Bu yüzden ben ister istemez işaret dilini öğrendim. Lise döneminden itibaren de işaret dilimi geliştirebilmek için de çeşitli konferanslara ve seminerlere katılmaya başladım çünkü bu durumdaki başka insanlara da yardım etmek istiyordum. İşaret dili bir yerden sonra benim yaşam tarzım haline geldi. Günlük hayatta biriyle konuşurken bile bazen refleks olarak ellerimle konuşmaya çalışıyorum.

İşitme engelli anne ve babasından bahsederken şunlara da değindi;

Ben aslında onlarla hep konuşuyordum ama düşünün ki anneniz ve babanız evde yalnız ve işitme engeliler, konuşamıyorlar da. Evde bir şey olsa, yangın çıksa nasıl bir yeri arayıp da yardım isteyecekler? Bu yüzden onların yanında olmam gerekiyor.

Arel Üniversitesi öğrencilerinden gelen sorularla ilerleyen konferansta sorulan sorulardan biri de şuydu: Dada Dandinista programıyla nasıl tanıştınız? Nasıl başladı?

Bu aslında Okan Bayülgen’in fikriydi. Program için bir sınav başlatılmıştı. Aslında işaret dilinin yazılı gibi bir sınavı olmaz, orada sizi en iyi sınayabilecek kişi işitme engelli birinin ta kendisidir. Sınav sonucunda da ben seçildim ve bir süredir Dada Dandanista programında işaret dili tercümanlığı yapıyorum.

Öğrencilerden gelen başka bir soru da şöyleydi: “Sürekli siyah giyinmenizin bir sebebi var mı?”

Şahsen renkli giyinmeyi seven bir insanım, bugün de gördüğünüz üzere rengarenk giyindim ama işaret dili tercümanlığı yaparken böyle giyinemem. Siyah giymemin sebebi dikkat dağıtmamak. Renkli giyinirseniz, bol bol takı takarsanız işitme engelli olmayan birinin dahi dikkatini dağıtabilirsiniz. İşaret dili tercümanı olarak dikkati elleriniz üzerinde tutmayı başarabilmeniz gerekiyor.

Sorulardan bir diğeri de şöyleydi: “Evrensel bir işaret dili var mı?”

Sözlü diller gibi bir sürü de işaret dili var, her ülkenin kendine has bir işaret dili olabiliyor. Yani evrensel bir işaret dili yok. Sonuçta işaret dili el hareketlerinizle konuştuğunuz bir dil ve bu hareketler bazı ülke ve kültürlerde hoş karşılanmıyor olabilir. Bizde küfür gibi algılanabilecek bir el hareketi başka bir işaret dilinde yardım istemek için kullanılabilir mesela.

“Peki işaret dili nasıl öğretiliyor?”

İşaret dili de sözlü diller gibi gramer yapısına sahip ve her işaret dilinin kendine özgü gramer kuralları vardır. Nasıl öğretileceği de kime ve o kimsenin kaç yaşında olduğuna bağlı. Mesela bir çocuk için uygulanacak eğitim elbette daha farklı, daha renkli ve dikkati çeken şeylerden oluşuyor. Genel olarak görsellerle tabii ama dediğim gibi yaş faktörü eğitimde belirleyici oluyor. 

“Türkiye’de işaret dili tercümanına ihtiyaç var mı? Şu anki tercüman sayısı yeterli mi?”

Kesinlikle yeterli değil. Türkiye’de en fazla yüz tane işaret dili tercümanı vardır ve bu dediğim gibi yeterli değil. Türkiye’de kayıt altındaki işitme engelli kişi sayısı göz önüne alınınca işin ciddiyeti ortaya çıkıyor. Halbuki bazı ülkelerde bir işitme engelli başına üç düşebiliyor.

Biz işaret dilini nasıl öğrenebiliriz? Neye dikkat etmeliyiz?”

İşaret dilinin hakkıyla öğrenmek istiyorsanız, öğretmenizi çok iyi seçmeniz gerekiyor. Ben şahsen bu konuda bilinçli insanlar yetiştirmek istiyorum. Bunun için üniversitelerde de ders vermeyi çok isterim; hatta zorunlu ders olarak. Böyle bir şey olursa üniversitenizde de seve seve ders veririm.

Öğrencilerin isteği üzerine işaret dilindeki harfleri de öğrencilerle paylaşan Neslihan Kurt’un verdiği konferans için biz de Dragosfer olarak teşekkür ediyoruz.

Niye internette doğru çeviri bulmak bu kadar zor

Niye internette doğru çeviri bulmak bu kadar zor

Mutlaka görmüşüzdür, bir internet sitesi İngilizce ve İspanyolca olarak açılır ama İspanyolca versiyonunun büyük bir kısmı bilgisayardan çıkmış gibi duran kötü çevilerle kaynar. Basit ve anlayışla karşılanabilecek bir hatadır bu. Her şeyin bilgisayarlara bağlandığı bir dünya bizlere sağlayabileceğinden fazlasını vaad eder. Ne var ki birçoğumuz da bilgisayarın dediklerine kanmaya dünden razıyız. İngilizce bir kelimeyi kaynak kısmına koysak hedef kısmından da anlamını bilmediğimiz bir şey çıksa çeviri olur herhalde, değil mi?

Çoğu kişinin düştüğü bir hatadır ancak dilde çeviriye sonradan akla gelen bir şey olarak bakmak işletme için çok pahalıya patlayabilecek hatalardan biridir. Bu detaya yeterli dikkatin gösterilmemesi yaptığınız işin yurtdışı piyasasına mal olabilir, İngilizcenin konuşulmadığı yerel piyasanıza verebileceği zarardan bahsetmeye bile gerek yok. İş dünyası iletişimindeki en temel kurallardan biri: Okuyamıyorsan alma. Buna ek bir kural daha: Sizinle gülmeyecekler; size gülecekler.

Para kazanmak işinizin önemli bir parçasıdır ve paradan tasarruf etmek istemenize hak verilebilir. Yeni piyasalara ulaşmaya çalışmak hatrı sayılır zaman ve kaynak gerektirir. Doğru çeviriyi önemsememek gibi bir şey ise söz konusu bile olamaz. Dil çoğu zaman yabancı piyasalarda statü ve eğitim durumunu belirten bir göstergedir. Kötü çeviri ise işinize mutlaka olumsuz yansıyacaktır. Şunu unutmamakta da fayda var, birinin İngilizceden başka bir dilin konuşulduğu bir yerde büyümüş olması o kişinin sizin şirket mesajınızı çevirebilecek donanımda olduğunu gösterir diye bir şey yok.

Aynı zamanda da çevrimiçi çeviri ile ne olursa olsun en fazla birkaç kelimenin veya basit bir tek satırlık cümlenin her yönüyle doğru çevirisine ulaşmak neredeyse imkansız bir şeydir. Çevrimiçi bilgisayarlı çeviri araçları gerçek anlamı mecaziye tercih etme ve işletmeniz için bir faciaya sebep olabilecek kelimesi kelimesine çeviri yerine kelimeyi başka kelimelerle ifade etme gibi dilin tüm ince ayrıntılarını hesaba katamaz.

Doğru çevirinin yolu itibar sahibi bir çeviri şirketindeki yetkin bir çevirmenle çalışmaktan geçer. Farklı sertifikalarla karşılaşabilirsiniz bu yüzden soru sormaktan ve referans almaktan çekinmeyin. Çeviri hizmeti belge çevirisinden telefonda çeviriye ve bunların arasındaki her şeyi kapsayabilir. Kesin olan bir şey varsa o da şudur: Doğru bir çeviri arıyorsanız onu internette bulamayacaksınız.

Kaynak: blog.languagetranslation.com
Çeviri: Burak ŞOLT

Şiir çevirisi – Khaled Matta

Şiir çevirisi – Khaled Matta

Edebiyatın çeviri dünyasındaki yeri başkadır. Teknik ve profesyonel çeviri alanlarından oldukça uzak yapısıyla edebiyat çevirisinde tamamen farklı amaçlar güdülür. Estetik ise çevirinin doğruluğu kadar önemli bir konuma gelmiştir, belki de daha önemli konuma. Öyle olmasa bile şiir çevirirken daha belirgin bir şekilde göze çarpar.

Buna verilebilecek en dikkate değer örnek ise Cathay örneğidir. İlk olarak 1915’te yayımlanan Cathay, Ezra Pound’un çevirisini yaptığı on beş antik ve klasik Çin şiirinin bir kitapta toplanmış halidir. Birçok Çinli bilgin Pound’un yaptığı çevirinin bu şiirlerin günümüze kadarki en iyi İngilizce çevirisi olduğunu düşünüyor. Elbette bu durum Pound’un hayatında ne Çince konuşabildiği ne de anladığı gerçeği olmasaydı böyle dikkat çekmezdi. Şimdi bir teknik çevirmenin asla yaşayamayacağı bir deneyime geliyoruz: Hakkında hiçbir fikrinizin olmadığı bir dil ile çalışıp yine de “şu ana kadarki en iyi çeviri”ye imza atmak! Bu başarıya ulaşmak için Pound, Japonca öğretmeniyle Japonca çeviride şiir üzerine araştırma yapmış bir Amerikalı sanat tarihçisinin vefatının ardından bıraktığı notlardan faydalanarak çalışmış. Yani Cathay ve kaynak materyal üç farklı bireyi ve iki başlıca dilbilimsel tarafı bünyesinde bulunduruyor. Yine de bir çıkış yolu bulunmuş diyebiliriz.

Khaled Matta buna karşın çok daha gelenekçi bir şiir çevirmeni. Libya’da doğmuş, genç yaşlarda Amerika Birleşik devletlerine göç etmiş ve büyüyüp İngilizce ve Yaratıcı Yazarlık bölümü profesörü olmuş. Arap şiirinin İngilizceye çevirisinde önde gelen çevirmenlerinden ve yaklaşımı da diğer çevirmenlerinkiyle daha benzer nitelikte: “Tamamen sapamazsınız. Sırf siz öyle istiyorsunuz diye sıfatları değiştiremezsiniz.” Ancak Ezra Pound ile aralarında ortak bir nokta var, o da kendi yazdığı ve yayımlanmış büyük ölçüde takdir gören şiirlerinin olması. Şair olmadan şiir çevirisi yapılamayacağı açıkça görülebiliyor.

MacArthur vakfının bu videosunda Mattawa çalışması hakkında daha çok detaya değiniyor ve çevirilerinden birkaç parça okuyor. İzlemeden geçmeyin deriz!

Kaynak: Teemcord: Translating Poetry – Brecht Savelkoul
Çeviri: Burak ŞOLT

Başka bir deyişle – 4

Başka bir deyişle – 4

Bu bölümle beraber “Başka bir deyişle” serimizin sonlandırmış oluyoruz. Kaudat çekirdeği, çevirmenlerin araştırmalardan çıkan bilgilere benzer tanımlar yapmaları ve bu araştırmanın daha başka araştırmaların önünü açabileceğinden bahsedilen sön bölümle sizleri başbaşa bırakıyoruz.

Cenevre’deki deneylerde yer almayan, Londra Üniversitesi’nde nörolog David Green “Kişi simultane çeviride deneyim kazandıkça kaudatın sağladığı kontrollü yanıta ihtiyacı azalır” diye belirtiyor. “Kaudat yetenek gerektiren her eylemin kontrolünde rol oynar. Başka bir çalışmada ise kişinin bir işte ne kadar yetenekli hale gelirse kaudatını o kadar az kullandığı görülmüştür.”

Cenevre’deki çalışmalardan ortaya çıkan tercümenin aslında beynin belirli şeylerde uzmanlaşmış beyin bölgelerini koordine etmeyle alakalı olduğu fikri tercümanların nasıl çalıştıkları konusunda ortaya koydukları tanımla örtüşüyor gibi görünüyor. Gerçekten verimli bir iş yapılabilmesi için mesela bir simultane tercümanın yaklaşım repertuarına sahip olması gerekir. Genellikle BM ajansları için yılda 40-50 gün tercümanlık yapmayı sürdüren Moser-Mercer “Sürecin çeşitli durumlara adapte olabilmesi gerekir” diye belirtiyor. “Ses kalitesi kötü olabilir, aksanlı bir konuşmacı olabilir veya bilgi sahibi olmadığım bir konudan bahsediliyor olabilir. Mesela; hızlı bir konuşmacıya yavaş konuşmacıdaki gibi tercüme yapmam. Farklı strateji bütünleri uygularım. Duyduğum her kelimenin üzerinde duracak kadar zamanım olmuyorsa akıllıca bir seçimler yapmanız gerekir.” Belki de çevirinin temelini destekleyen beyin ağlarının esnek çalışma stili tercümanların farklı türde konuşmacılar için en uygun stratejileri oluşturmalarını sağlıyordur. Aynı şeyi dinleyen farklı tercümanlar da farklı stratejiler kullanabilirler elbette.

Cenevre grubundan gelen sonuçlar nörobilimle geniş anlamda uyuşuyor. fMRI 1990’lı yıllarda erişimi kolay bir teknoloji haline gelince araştırmacılar akla gelen her davranış (evet, bunun içerisine seks de dahildi, birçok araştırmacı orgasm olan deneklerin beyinlerini taradı) biçimiyle alakalı beyin bölgelerini tanımlamak hızla işe koyuldular. Ancak tek başlarına bu verilerin pek bir aman aman bir faydası yoktu, bunun sebebi ise kısmen de olsa karmaşık davranış biçimlerinin tekil beyin bölgeleri tarafından kontrol edilmiyor oluşuydu. Artık farklı bölgelerin birbirleri arasındaki iletişim üzerinde duruluyor. Nörologlar, bir şey almayı planladığımız vakit prefrontal korteks ve insulanın dahil olduğu bölge ağının fiyatın uygun olup olmadığı konusunda karar vermemize yardımcı olduğunu öğrendiler. Entorhinal korteks ve hipokampüs dahil olmak üzere başka beyin bölgeleri bütünleri arasındaki karşılıklı etkileşim ise farklı yerler arasındaki yol bilgimizi depolamamıza yardımcı oluyor.

Bu tür karmaşık şeylerin öğrenilebilmesinin bir dereceye kadar arama teknolojilerindeki gelişmelerle sağlandığını söylemek yanlış olmaz. Kaudata geldiğimizde artık kaudattaki faaliyetlerin içinde bulunduğu daha büyük bir beyin bölgesi olan basal gangliada gerçekleşenlerden ayırt edilebiliyor. İnce detaylı taramalar kaudatın sıklıkla idrak ve eylemi düzenleyen ağlarda görev aldığını gösteriyor ki üstlendiği bu rol onu olağanüstü sayıda davranış biçimi yelpazesinin merkezi kılıyor. Bir grup İngiliz araştırmacının 2008 yılındaki bir incelemede “bir sıçanın insanın para alışverişinde karşısındakine ne kadar güvenebileceği konusunda aldığı kararı belirleyecek kolu indirmesi kararı”ndan tutun da her şeyin kontrolünde kaudatın yardımcı olduğunu belirtmişler.

İncelemenin yazarlarından biri de Wales’deki Bangor Üniversitesi’nden John Parkinson’du. Ona kaudatın simultane tercümede yer alabileceğini tahmin edip etmediğini sordum. Başta böyle bir şeyi tahmin edemediğini belirtti. “Kaudat bir eylemin amaçlılığında, hedefliliğindedir. Gerçekleştirmesinde değil de neden yaptığınızda yer alır.” Sonra tercümanların ne yaptığını düşündü. Bilgisayarlar belleklerinde ne varsa oradan çeviriyorlar, çoğunlukla da komik sonuçlar ortaya çıkıyor. İnsanların anlam ve niyeti düşünmesi gerekiyor. “Tercüman mesajın ne olduğunu belirlemek ve çevirmek mecburiyetindedir” diye belirtiyor Parkinson. Kaudatın bu süreçte yer almasını mantıklı bulduğu konusunda hak veriyor.

Cenevre araştırmasının kısmen tercümanları eğitmeyle görevli bölümüne dayalı olduğunu göz önüne alırsak bilimsel buluşların eninde sonunda canlı örneklerine rastlanılmasını beklemek de oldukça doğal. Moser-Mercer ve meslektaşları abartılı iddialarda bulunmaktan kaçınmaya özen gösteriyorlar ve beyin tarayıcıların süreci değerlendirme veya tercümeye eğilimi olan adayları seçmiş olması konusundaki iddiaları reddediyorlar. Ancak simultane tercüme eğitimi hemen bazı örnekler sunmasa da düşünme ve yapma arasındaki sinirsel yol ile ilgili bilgi dağarcığımızı genişletmiş oldu. Gelecekte de nörolojistlerin bağlantılı beyin hakkındaki görüşlerini daha da ileriye götürebilir. Cenevre takımı bazı yüksek seviye kavrama safhalarının çok daha eski ve basit davranış biçimlerinden evrimleşerek geldiği fikrini derinlemesine araştırmak istiyor. Onların belirttiğine göre beyin, karmaşık kavrama repartuarını hareket etme ve beslenme gibi “temel” süreç olarak adlandırdıkları düşük seviyelerde kuruyor. Moser-Mercer ve meslektaşları e-postada “Bu bahsettiğimiz şeyler için oldukça verimli bir yol olur” diye belirtiyor. “Beynin işlemcilerini çoklu görevler için yeniden kullanması, adapte etmesi oldukça mantıklı, ayrıca kontrol sağlayan idraksal komponentlerle davranış biçimlerine etkisi olan sistemi direkt bağlamak mantıklı geliyor.” Simultane tercüme, kavrama ve eylemle arasındaki karşılıklı ilişkiyle böyle düşünüşler için ideal bir test mecrası haline gelebilir.

Kaynak: In other words: inside the lives and minds of real-time translators
Çeviri: Burak ŞOLT

Neden çeviri teknolojilerinden nefret eden bu kadar çevirmen var?

Neden çeviri teknolojilerinden nefret eden bu kadar çevirmen var?

Genel olarak değerlendirdiğimizde teknoloji, hayatımızı daha iyi bir yere getiren bir şey olmalı. Yazılımlar bilfiil yaptığımız işleri otomatikleştirebilmeli ve insanların omuzlarındaki yükü azaltabilmeli. Çeviri, dil ile ilgili diğer işlerde olduğu gibi karmaşık bir iştir. Makineler henüz dili insanlar kadar iyi kullanabilecek yetkinlikte değil. Çeviri ise bir dilde yazı yazmaktan en az iki kat daha karmaşık bir süreç ve birçok alt katmanı bulunuyor.

Bu yüzden, böyle karmaşık bir iş karşısında her profesyonel çevirmenin işlerini kolaylaştırmak, çeviri sürecini hızlandırmak ve hayatlarını daha iyi bir yere getirmek için teknolojiyi kullanmaya can attığı düşünülebilir. Ama aslında hiç de öyle değil.

Sebebi ise şu:

Google, topluluğun zihninde canlanan “çeviri” kavramını değiştirdi. Birçok yönden Google Çeviri, profesyonel çevirmenlerin hayatları boyunca vuku bulmuş hem en iyi hem de kötü şey. Bir taraftan genel olarak bakıldığında Google’ın bu alandaki çabaları sayesinde çeviri, toplum için daha göz önünde bir şey haline geldi. Birden insanlar çevirinin mevcut ve ulaşılabilir bir hizmet olduğunu gördüler. Bu da sektördeki büyümeyi ve talebi tetikledi. Çünkü insanlar kısa sürede ücretsiz, çevrimiçi makine çevirisi kalitesinin çoğu amaç ve özellikle de iş dünyası standartları için yetersiz olduğunu gördüler.

Diğer bir yandan Google Çeviri çeviriye ihtiyaç olduğu konusunda büyük bir farkındalık uyandırmaya başladı. Bu ayrıca yüksek kalite çevirinin aslında olmadığı kadar daha kolay ve erişebilir bir şey olduğunu gösterdi. Google Çeviri aslında belirli bir seviyeden sonrası için ücretsiz olmasa da, birçok insan çevirinin “bedava ve kolay” olduğu düşüncesine kapılmış durumda. İşte bu da profesyonel çevirmenlerin insanlara yaptıkları işlerin değerini anlatmayı çok daha güç hale getiriyor.

Çeviri araçlarının gelişimi büyük ölçüde durmuş durumda. Profesyonel çeviri araçlarında çok az yol katedilmesi çevirmenler için gerçekten sinir bozucu bir durum. Günümüzdeki çoğu çeviri aracınının 1996 senesinde çevirmen olarak kullandığım yazılımlarla neredeyse aynı görünüme sahip olmasını şaşırtıcı buluyorum doğrusu. Geçen yirmi senede “ne görüyorsan o” mantığıyla çalışan, internet sitelerinin çevirisi, internet ve dijital ortamla ilgili diğer çeviri projeleri için bağlam içinde görünüm sunan çeviri aracı sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor.

Belki daha sinir bozucu bir mesele ise çevirmenlerin çeviri yapacakları dosyaları edinebilmeleri, çeviri yapabilmeleri ve yaptıkları işi teslim edebilmeleri için birçok farklı sistemle mücadele etmek zorunda olmalarıdır. Çeviri sürecini otomatikleştiren yazılımlar olsa dahi piyasada yaygın bir biçimde benimsenmiyor. Bu da mesela göndereceğiniz iletiye dosyanın yanlış versiyonunu ekleme, işi kaydedeceğiniz sırada kazara yanlış bir şeyler ilave etme veya insanın doğası gereği bunlara benzer yaygın hataları yapma ihtimalinizin hala oldukça yüksek olduğu anlamına geliyor.

Çevirmen, müşteri istede de istemese de kaliteyi önceliğe alır. Bir çevirmene ne tür bir kalitenin kabul edilebilir olduğunu sorun, alacağınız cevap şöyle olacaktır: “Sadece en iyisi”. Sizce bir müzisyen vasat bir performansla yetinir mi? Hayır, elbette; çevirmen de aynı şekilde bununla yetinmez. Profesyoneller iyi çeviri dedikleri şeyin çıtasını oldukça yüksek tutarlar. Ama bir müşteriye “en iyi” çevirmenin nasıl bir çevirmen olduğu sorulduğunda cevap genellikle “Bana çeviriyi zamanında teslim eden” şeklinde olur. Müşteriler bazen çevirinin zamanında gelmesini çevirinin kalitesine yeğleyebiliyorlar.

Bazı müşteriler çeviri konusunda bilgi sahibi olmadıkları ve çevirisinin yapılmasını istedikleri dili konuşamadıkları için çevirttikleri bilginin türü veya nasıl kullanılacağına göre fiyatı ilk önceliğe alabiliyorlar. Profesyonel çeviri söz konusu olduğunda ise ücretini verdiğiniz şeyi elde edebiliyorsunuz. Aynı şey diğer profesyonel yazı hizmetleri için de geçerli. Aklınızda herhangi bir yayımlanmış çalışması olmayan, tecrübesiz bir yazarın alacağı kadar para vermek varsa çok satan kitapların yazarlarının sunacağı kalitenin beklentisine girmeyin. Müşteriler genellikle ufak şeylerde hasis büyük işlerde de müsrif oluyorlar ama başka durumlar söz konusu olduğunda gerçek iş dünyası gerekliliklerinin yön verdiği kararlar alıyorlar.

Bunun teknolojiyle ne alakası var peki? Birçok müşteri, teknojiyle her şeyin mümkün olduğunu düşünerek çeviri için şipşak, düşük maliyetli çözümler istiyor ve çevirmenler de bundaki büyük tehlikeyi görüyor. Kestirmelerle yol olarak aynı kalitenin elde edilebileceğini düşünmek yanlış bir şey. Müşteri ve çevirmenler arasındaki kopukluk genellikle müşterilerin öncelikleriyle çevirmenlerin perspektiflerinin veya amaçlarının uyuşmamasından kaynaklanıyor. Örneğin; müşteri herhangi bir yerde yayımlanmayacak, sadece şirket içi kullanılacak ancak kalitesi ne olursa olsun vaktinde yetiştirilmesi gereken bir içerik isteyebilir. Profesyonel bir çevirmenin böyle düşük seviyede bir kaliteyle çeviri yapması düşünülemez bile. Bu profesyonel bir müzisyenin hayatı boyunca eğitimini aldığı şeyi yok sayıp kötü bir performans sergilemek için uğraşması gibi bir şey.

Çevirmenler genellikle diğer çeviri süreçlerinin dışında kalıyorlar. Çeviri talep eden müşteriler, özellikle de iş dünyasından olanlar, çevirilerin büyük kısmını ajanslardan temin ederler. Ajansların sunduğu ancak serbest çevirmenlerin yapmadığı çok basit ama bir o kadar da önemli mühim bir şey var, o da proje yönetimi. Çevirmenler, tek bir kombinasyonda dahi belirli hakimiyet gerektiğinden genellikle bir veya iki dil kombinasyonunda uzmanlaşırlarken ajanslar, müşterilere birçok dil için kaynak sağlayabilecek yetkinliktedirler. Ayrıca, ajanslar serbest çevirmenlerin alabileceğinden çok büyük çapta işler alabilirler.

Yine de işin içine ajanslar girdiğinde çevirmenler ihanete uğramış olduklarını hissederler. Yetenek ve eğitim düzeylerini hesaba kattıklarında hak ettiklerinden az ücret alırlar. Çoğu çevirmen dereceyle mezun olmuştur ancak dereceyle mezun olan başka birinin başka sektörlerde kazandığından daha az para kazanırlar. Ajansların, ellerine geçen paranın iki katını müşteriden aldıklarını görürler ve ajanslarının niye kendi sırtlarından bu denli para kazandığını merak ederler. Hiç adil bir şey değilmiş gibi görünüyor, hele ki onlar olmadan çevirinin olamayacağını düşündüğünüzde.

Aslında bazı ajansların kattıkları değer için %200’ü aşan kar marjıyla kabul edilebilir olarak düşünebilecek ücreti daha yukarıya çektikleri doğru ancak çok nadir görülen bir şey. Çeviri ajanslarının kâr marjının sektör normu ise %20-30 arasındadır. Başka bir deyişle, çevirmenin ücreti, ayrıca editör ve düzeltmenin ücreti eklenip proje yönetim masraflarıyla toplam hesap çıkartıldığında bir ajans harcanan dolar başına yirmi beş cent kazanır. Çevirmen gözüyle bakıldığında oldukça karlı gözükebilir, iş dünyasında ise o kadar da cazip bir rakam değil. Birçok hizmet işinden daha iyi gözükse de diğer endüstrilerle karşılaştırıldığında canlı kar marjına sahip değil. Yine de onbinlerce ajans için, ki bunların da çoğu çok küçük iş hacmine sahip aile işletmesi oluyor, kâr marjı kayda değer seviyede ve kapılarını açık tutmak için yeterli oluyor.

Çeviri piyasası çevirmenin rolü ve kullandığı araçlardan çok daha hızlı değişiyor. İletişim yöntemleri ve teknolojileri evrimleşti diyebiliriz ama çevirmenin rolü pek de değişmedi. İnsanların “canlı tweet’leştiği” ve anlık iletişimin daha yaygın olduğu gerçek zamanlı günümüz dünyasında “canlı çeviri” ve gerçek zamanlı çeviri yapmayı sağlayacak daha çok araç olabileceğini düşünebilirsiniz. Doğrusu şu ki çoğu çevirmen “gerçek zamanlı çeviri” yapma fikrini kabul etmiyor çünkü her iyi yazar gibi onlar da terminolojiyi detaylıca araştırmak ve çıkardıkları işleri gözden geçirmek için daha fazla zamanları olmasına alışmışlar.

Piyasa taleplerinin, çevirmen rolünü çevirmenlerin dileğinden daha hızlı şekillendirmesine, bazı şirketlerin makine çevirisi (ücretsiz olanlardan değil, belirli alanlarda daha iyi kalite sunan etkili makine çevirisi) kullanmasını örnek verebiliriz. Çoğu zaman çevirmenlerin makine çevirisinden çıkan ürünü “temizlemeleri” isteniyor. Bu da daha önce duymadığımız bir rol olan “post editör”ün ortaya çıkmasını sağlamış oldu. İnsan “post editörler” temizlikçi ekip görevi görüyorlar ve kendilerinden, bilgisayarın ürettiği çevirilerdeki tüm hataları düzeltmeleri bekleniyor.

Buradaki problem ise şu; profesyonel bir çevirmenseniz niye başka birinin, bir cihazın arkasını toplamak isteyesiniz ki? Profesyonel bir müzisyenden, sentezörden (synthesizer) veya daha az yetkinlikte bir müzisyenden gelen bir kaydı gözden geçirmesini ve dönüp kulağa kötü gelen notaları doldurmasını istemeniz gibi bir şey bu. Çevirmenin gözünden bakınca hileyle çeviri ortaya çıkarılmış gibi görünüyor, genellikle de iyi bir kalite sunmuyor ve çevirinin bütün eğlencesini kaçırıyor. Birçok çevirmen ta en başında daha iyi bir çeviri ortaya çıkarabileceklerini biliyorlar, bu yüzden de doğal olarak dil bağlamında hademelik yapma işini reddediyorlar.

Çevirmenler, çeviri teknolojileri şirketleri tarafından bir kenara itiliyorlar. Geçmiş yıllarda çeviri teknolojisini oluşturmuş birçok şirket teknoloji gelirlerinin büyük kısmını çevirmenlerden elde etmelerine rağmen en büyük kullanıcı kitlelerinin, yani çevirmenlerin asıl ihtiyaçlarını ve endişelerini belirleme konusunda başarısız oldular. Çok az sayıda teknoloji şirketi çevirmenin yaptığı iş hakkında engin bilgiye sahip kişilerle çalışıp şirket olarak nasıl gelişmeleri konusunda rehberlik hizmeti alarak kendi yolunu belirleyebildi.

Belki de bu kopukluğun büyük bir kısmını çeviri teknolojisi şirketlerinin çevirmenlere karşı iyi tavır sergilememeleri, çevirmenlerin geçimlerini sağlayacak iyi paralar kazanan profesyoneller olduklarını kabul etmemeleri, onların kendi bakış açılarını savunmalarını benimsememeleri ve ürün geliştirme sürecinde onlarla işbirliğine gitmemeleri oluşturuyor. Çevirmenler, birçok çeviri teknolojisi şirketine güven duymuyor çünkü şirketlerin onların aslında ne istedikleriyle ilgilenmediklerini düşünüyorlar. Çoğu zaman da haklılar. İki grup arasındaki bu kopukluk problemi daha da büyütmekle kalıyor.

“Nefret” güçlü bir kelimedir ve elbette çeviri teknolojilerinden kelimenin tam anlamıyla nefret etmeyen birçok çevirmen var: Teknolojiyi kullanıyorlar, ancak hiçbirine bayılmıyorlar. Diğer çevirmenler ise bu konuya karşı karışık duygular besliyorlar ve gelen değişikliklere de itiraz etmiyorlar. Ama belli bir kesim çevirmen çeviri teknolojilerinden gerçekten nefret ediyor ve hiçbirine güvenmiyor. Harcandıklarını hissediyorlar ve bu yüzden bahsedilen türdeki şirketlerin üreteceği araçları bırakın, her türlü teknoloji şirketine karşı kuşkucu gözlerle bakıyorlar. Bu endişelerin kökeni ise kişisel deneyimlere dayanıyor: önemli ve gözardı edilemez deneyimlere.

Ben yine mesleğine edebi çevirmen olarak devam eden eski bir profesyonel serbest çevirmen olarak çeviri teknolojisine ve çeviri teknolojisinin onlara olan faydalarına karşı güvenlerini kaybeden tüm meslektaşlarımın görüşlerini takdir ediyor ve kendilerine saygı duyuyorum. Ama dışarıdan görünen bu manzaraya tamamen katıldığımı da söyleyemem. Benim imkanlar ve süreç görüşüm daha iyimser. Onlar gibi ben de profesyonel çevirmen dünyasındaki büyük ilerlemelerin makine çevirisinden geleceğini düşünmüyorum, en azından yakın bir dönem içerisinde. Her şey bir çevirmene bir şeyin nasıl çevirileceğini göstermekle bitmiyor, olmuyor.

Peki en başından beri teknolojinin, çevirmenlerin daha iyi kalite sağlamasında yardımcı olacağına inanıyor muydum? Kesinlikle. Kalite geliştirme, çeviri teknolojisindeki bir sonraki aşama, çevirmenler için çözülecek bir sonraki problem, yetkin teknoloji şirketlerinin altından kalkacağı bir sonraki zorluk ve tüm çevirmenlerin nihayetinde arkasında duracağı bir şey olacağına inanıyorum.

Yazar: Nataly Kelly – Smartling
Çevirmen: Burak ŞOLT