Hayata ve Çeviriye Feminist Bakış

Hayata ve Çeviriye Feminist Bakış

Aslında bu yazıya “Ben çevirmenin önyargısız ve peşin hükümsüz olanını severim” diyerek başlamayı planlıyordum… Sonra, tam da ben bu yazıyı yazmaya karar verdiğim sıralarda, sosyal medyada bir “pembe taksi” tartışması patlak verdi. Kadınların daha güvenle yolculuk etmesi içinmiş. Read more

Çevirmen: Disiplinlerötesine Doğru

Çevirmen: Disiplinlerötesine Doğru

Mütercim-Tercümanlık bölümünden mezun olup, kendimi önce Kadın Çalışmaları’nda sonra da Almanya’da Erasmus yaparken bulmam arasında sanki zaman ışık hızıyla geçmiş gibi… Ama bu hızla akıp giden zaman, iki yıl öncenin yeni mezun çevirmeni ile şu anda Berlin’de bir parkta oturup insanları gözlemleyerek bu yazıya başlayan Damla arasında elbette farklılıklar yarattı.

Çeviri hakkında ne kadar akademik düşünürsem düşüneyim, gerçek hayata dokunmayan ve hayatın kendisinden beslenmeyen çevirmenin eksik kalacağını düşünüyorum. Elbette bunun da bilimsel bir açıklaması var. Toplumun normlarını kavramak, farklı hedef kitlelerinin varlığıyla ilişkiye geçmek, farklı durumlara farklı çözümler getirmek gibi çeviri pratiklerine de dokunabilir hayat. Bu bağlamda Kadın Çalışmaları yeni mezun bir çevirmen için iki anlam taşıyabiliyor. Öncelikle bir birey olarak topluma ve hayata temas ettiği noktaları anlamlandırma konusunda, toplumsal cinsiyete dair okumalar ve tartışmalar büyük önem teşkil ediyor. Bir yandan da alana giriş aşamasında gerçekleştirilen sistematik okumalar, bir çevirmenin sosyal bilimler alanıyla sağlam temeller üzerinden tanışmasını sağlıyor. Kadın Çalışmaları ülkemizde lisans düzeyinde eğitim vermeyen bir alan. Bu durum, farklı alanlarda eğitim almış insanları bir araya getirebilme olanağı tanıyor.

Kadın Çalışmaları ya da yurtdışında daha yaygın olarak kullanıldığı ismiyle Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları alanı, tıpkı Çeviribilim gibi hem disiplinlerarası hem de disiplinlerötesi bir alan. Disiplinlerötesilik kavramıyla şu anda Erasmus programı çerçevesinde öğrencisi olduğum Humboldt-Universität zu Berlin’deki yüksek lisans programında yakınlaştım. Bölümün bağlı olduğu birim “Zentrum für transdisziplinäre Geschlechterstudien”. Bu “transdisipliner” Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Merkezi’nde lisans, yüksek lisans ve doktora düzeyinde eğitim veriliyor; bölümün tarihi 1990’ların başlarına dayanıyor. 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla birlikte, uzun zamandır planlanan Disiplinlerarası Kadın Çalışmaları Merkezi projesi hayata geçirilmiş. Zamanla programın gereklilikleri ve kavramsal değişiklikler nedeniyle, disiplinlerarasılık kavramının yerini disiplinlerötesilik almış.

10354096_10203785378816812_3919503268109864070_n

Peki, neden Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları? “Gender” yani toplumsal cinsiyet, dünyayı algılamamızda devreye giren en temel kategorilerden biri. Toplumsal cinsiyet kavramı, toplumsal olarak inşa edilmiş cinsiyet rollerini tanımlamak için kullanılıyor. Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları, cinsiyet ilişkilerinin kurulduğu ve hayatı etkilediği durumları, önemini ve bu cinsiyet rollerinin dönüşümünü inceliyor. Böyle geniş kapsamlı bir analizi gerçekleştirebilmek de ancak pek çok farklı disiplinin bir araya gelmesiyle mümkün. Bu aşamada “Transdisziplinarität” pek çok disiplinin ortak araştırma paydası olabilecek bir yaklaşımı niteliyor. Alanın en temel özelliği de çeşitli bağlamlarda toplumsal cinsiyetin rolünü konulaştırabilmesi. Hem İstanbul Üniversitesi’nin hem Humboldt Üniversitesi’nin hem de incelediğim diğer okulların müfredatlarından yola çıkarak, çalışma alanlarının bir kısmını şöyle sıralayabiliriz: Kültür, medya, sanat, edebiyat, siyaset, ekonomi, iktisat, teknoloji, din, hukuk ve tıp. Listeyi uzatabiliriz elbette. Çünkü bu başlıklar altında araştırma yürütülürken,  Queer çalışmalar da araştırmanın parçası oluyor (Queer, Türkçede de “kuir” olarak kullanılıyor ve bu açıdan bir çeviri problemi de yaratıyor aslında. Queer teori, cinsiyetlerin ve cinsel yönelimlerin sınırlarının kesin çizgilerle belirmeyeceğini, kalıplara sokulamayacağını ileri sürer). Ayrıca sömürgecilik sonrası çalışmalar, çeşitli eleştirel yaklaşımlar ve analizler de Kadın Çalışmaları için önemli. Örneğin İstanbul Üniversitesi’nde “Edebiyatta Toplumsal Cinsiyet” konulu bir ders almış ve çeşitli eserlerin feminist yeniden yazımlarını incelemiştik. Humboldt’ta ise “Modern Kadın Yazarlar ve Sanat” isimli bir ders alıyorum; bu derste Virginia Woolf, Edith Sitwell ve Gertrude Stein gibi modern dönemin önde gelen yazarlarının sanatın başka dallarıyla olan ilişkisini ve edebiyatın geçişliliğini tartışıyoruz. Böylece bir çevirmen olmak için en önemli yetilerden birisi olan metin analizi yapabilme becerimi yeni seçtiğim alanda da kullanabilme şansına eriştim. Okuma ve öğrenme açısından çok zengin bir alan Kadın Çalışmaları. İstanbul Üniversitesi’ndeki iki dönemlik eğitimim esnasında Platon ve Aristo da okuduk, Rousseau ve Bourdieu da. Yüzyıllar öncesinden Mary Wollstonecraft da okuduk, Simone de Beauvoir da, günümüzün en önemli figürlerinden Judith Butler da… Geniş ve sistemli bir okumayla pek çok bakış açısını sentezlemeyi mümkün kılmaya çalıştık aslında.

Bu kadar farklı alanlarda çalışmalar, bir çevirmeni olumlu yönde etkileyebilir. Benim için bir çevirmenin bir diğer özelliği de çevirdiği kelimelerden her daim şüphelenmesi ve bağlamın içinde anlamla bütünleşen kelimeyi bulana kadar uğraşabilmesidir. Her çeviride çok ince düşünmeye vakit kalmıyor belki. Ama yapılmış okumalar, daha önceki çeviriler, dinlediğiniz bir tartışma ya da gözlemlediğiniz bir durum sizin çeviri belleğinizin bir yerine elbette saklanıyor. Ve günü geldiğinde, bu deneyimler ve kazanımlar herhangi bir çeviride günü kurtarabiliyor. Ben de terimsel ve kavramsal olarak zenginleştiğimi ve bu aşamadan sonra karşıma çıkacak sosyal bilimler metinlerine farklı bir noktadan bakacağımı biliyorum. Ayrıca hem bir birey hem de bir kadın olarak, feminist hareketin içinde yere daha sağlam adımlarla basabiliyorum artık.

Çeviride ve çeviribilimde kesin cevapların ve mutlak doğruların olmadığını biliyoruz. Kadın Çalışmaları’nda da sadece teori yok, kendi sorularımızı ve bilgilerimizi teoriyle harmanlayarak, yeni yaklaşımlar getirmek gerekiyor. O vakit, hayata her daim yeni sorularla bakabildiğimiz ve hep sorguladığımız günler umut etmeli…

Humboldt Universität zu Berlin: http://www.gender.hu-berlin.de/

Istanbul Üniversitesi: http://kadinarastirmalari.istanbul.edu.tr/

cut 10 12 inches of it
wandtattoo Is the Knockoff Purse a Great Gift

She could completley dress and undress herself
chanel espadrillesThe 8 Best Internet Sketch Troupes Whose Initials Aren’t TAM

Sözcüklerin Peşinde: Caravaggio

Sözcüklerin Peşinde: Caravaggio

Küreselleşmenin etkisiyle toplumlar yakınlaştıkça, çevirmenler de uluslararası iletişimin devamlılığını ve başarısını sağlayan öğeler olma konumlarını pekiştirmişlerdir. Bu durumda çevirmene yüklenen iki yeni görev ortaya çıkmıştır: kültürel uzmanlık ve iletişim uzmanlığı. Bu iki kavram, bizi modern zamanların çevirmenlerine yaklaştırmaktadır. Çevirmen dendiğinde akla önce yabancı dili çok iyi bilen kimseler geliyor. Ancak gerçek bu değil, çeviri süreci çok boyutlu ve çok aşamalı bir edim… Bu nedenle kendi becerilerimizi sadece dil yetisiyle sınırlandıramayız. Çevirmen kimdir peki, kimiz biz? En başta, her şeyin ötesinde, metin yazarıyız. Metni analiz edebilen, metni çözen, metni anlatan ve metni yaratan biziz. Kaynak metni iyi çözümlemek önemli… Christiane Nord, Text Analysis in Translation adlı bir kitap yazmıştır bu mesele üstüne. Çeviride metin analizinin önemini ve yöntemlerini açıklamış ve metni doğru anlamaya giden yolun metnin analizi olduğunu öne sürmüştür. Çevireceğimiz metnin türü ve amacı ne olursa olsun, metin analizi yapmak şarttır; bu analiz ve çevirimizin amacı çeviri sürecindeki tüm kararların da dayanağı olacaktır. Bir çevirmenin belki de en büyük becerisi aldığı kararları gerekçelendirebilmektir.

Çevirmen bir uzmandır; ancak bu uzmanlığı boyutları sadece terminoloji ile sınırlı değildir. Benim için bir çevirmenin sahip olması gereken en temel uzmanlık “araştırma” bilincidir. Gördüğü bir kelimeden şüphelenip, o kelimeyi anlam evreninde ona ayrılmış yere yerleştirene kadar rahat etmeyen kişidir çevirmen. Ben bu durumu, kendi eğitimimde ve geldiğim noktada da gözlemleyebiliyorum. Marmara Üniversitesi, İngilizce Mütercim-Tercümanlık bölümündeki son senemde Mesleki Çeviriler dersimiz için hazırladığımız bir sunum bana ve grup arkadaşlarıma bir çevirmenin en temel özelliklerini göstermiş oldu. Kaynak metnimiz, Barok dönemin babası olarak anılan Caravaggio’nun resim teknikleri üzerine Phoebe Dent Weil tarafından yazılmış bir incelemeydi. Bizim amacımız ise, bu metni bir sanat dergisi için çevirmekti. Peki, bu çeviriye giden yolda neler yaşandı? Çeviri amaçlı metin çözümlemesi yapmak bizim yolumuzu belirlememizi sağladı. Çeviri kararları çeviriye başlamadan önce alınır. Ne yapacağımızı, nasıl yaklaşacağımızı kestirmemiz gerekir. Hedef metnin yayınlanacağı derginin formatından, Türkiye’de mevcut sanat dizgesi ve hedef okur kitlesine kadar geniş bir inceleme yaptık mesela. Kendimize seçtiğimiz derginin yayın anlayışını da araştırdık; bu noktada tablo isimlerini hangi dilde yazacağımız bile önemli bir karardı.

Metnin tamamını incelemeye elbette vaktimiz yok, ancak somut bir örnek üzerinden bir çevirmenin ihtiyaç duyabileceği edinçlerden bahsetmeye çalışacağım.

Typically by the late 1500’s the ground would have been composed primarily of inexpensive pigments—red earth, yellow ocher, umber and a small amount of lead white to assist in drying, plus a fair amount of chalk.

Bu, Caravaggio döneminde kullanılan özel tekniğin iyiden iyiye vurgulandığı bir bölüm. Kızıl toprak, sarı okr ve ombra gibi, resim sanatına özgü renklerden bahseden bir paragrafta, “lead white” kullanımı da pekâlâ “kurşun beyazı” olarak yorumlanabilirdi. Nitekim taslak çevirimizde dört arkadaş da bunun bir beyaz tonu olduğunu düşünmüştük. Ancak sonrasında çevirmenliğin araştırma boyutları bambaşka bir boyut açtı. Çalışmamızın son aşamasına geldiğimizde, Caravaggio’nun hayatını araştırmış olmanın faydasını görüyorduk. Caravaggio’nun ölüm nedeniyle ilgili pek çok iddia vardı; ancak bulduğum haberlerden biri büyük ustanın boyadan kaynaklanan kurşun zehirlenmesi nedeniyle öldüğünü öne sürüyordu. Bu bizi “çevirmenin şüpheciliği” konusuna getiriyor. Bu ufak bilgi, bu zehirlenme haberi, bizim lead white’a bakış açımızı bir anda değiştirdi. Artık o gözümüzde “kurşun içeren beyaz boya”ydı. Ancak nasıl emin olacaktık? Tam bu aşamada, çevirmenin verdiği kararın arkasında durabilecek kadar araştırma yapmış olması zorunluluğundan bahsedilebilir. En net bilgiyi ressamlardan alırız diyerek, Kadıköy’ün Sanatkârlar Sokağı’nı arşınladık. Hemen her ressam “kurşun beyazı” diye bir ton kullanmadıklarını teyit ederken, bazıları kurşun içeren beyaz boyalar da kullanıldığını hatırlattı. Burada elde ettiğimiz verileri, son bir onay aşamasından geçirebilmek için sanat malzemeleri satan bir dükkânı ziyaret ettik. Renk kataloglarını inceledik, kurşun beyazı yoktu En sonunda, sanat tarihi ile de ilgili olan satış görevlisi bize geçmiş zaman koşullarından bahsetti. Bizim bu denli şüphelenmemizin nedeni, metinde amaç illa boyanın kurşun içermesini vurgulamaksa neden diğerlerinde de böyle bir vurgunun olmadığıydı. Ancak görevlinin açıklaması, bizim dönem araştırmalarımızla uyuşuyordu. Caravaggio’nun döneminde, boyalar doğadan toz halinde elde ediliyor ve daha sonra özel yağlarla boyaya dönüştürülüyordu. Beyaz renk içinse kurşun kullanıyorlar ve böylece rengi korumayı sağlıyorlardı. Kurşun, boyanın kurumasına da yardımcı oluyordu. Şüphelerimiz meyvesini vermişti, artık kararımızın arkasında durabilirdik.

Bu yaşanan çeviri süreci, tek bir kullanım için böylesine çetin geçen bir mücadele, aslında bir çevirmenin zaman içinde içgüdüsel hale getireceği bir durumdur. Çünkü iyi çevirmen, en bilindik sözcükten bile yeri geldiğinde şüphelenmesi gerekeceğini bilen kişidir. Modern zamanın çevirmeni, bol okuyan, bol öğrenen, bol araştıran ve bol şüphelenen kişidir. Geçmiş zamanın salt dil yetisine güvenen çevirmeni, araştırma yetisine sahip çevirmenin gerisinde kalmıştır.

Eğitim bizim iyi bir çevirmen olmamızı sağlayamaz, bize genel konularda yol gösterebilir ancak. Çeviri eğitiminin nihai hedefi, öğrendiklerini sorgulayabilen, bir senteze ulaşabilen ve kendi bakış açısını oluşturup yoluna devam edebilen çevirmenler eğitmek olmalıdır. Öğrenciler bazı temel yaklaşımları kazanmalıdır. Peki, ne yapar bir çevirmen karşılaştığı metinle? Benim olmasını arzuladığım süreç, şöyle gelişiyor:

  1. İşe başlamadan, alan, metin ve kitle ile ilgili araştırma yapar.
  2. Metne uygun dil düzeyini belirler, bu durumda müşterinin istekleri ve hedef kitlenin beklentileri de önemli olur.
  3. Yine metnin amacına uygun olarak söylem türünü belirler.
  4. Biçemi inceler, hedef metinde biçem değişikliği yapılması gerekiyorsa nedenini ve nasılını belirler.

Sonuç olarak, modern çağın çevirmeni yani değişen dünyamızın çevirmeni, sadece dil uzmanı değildir. Teknoloji, kültür ve toplum uzmanı da olmalıdır. Son dönemlerde bunlardan en çok konuşulanı teknoloji… Dil ve teknoloji uzmanlığının birleşimi, günümüzün kabul edilebilir çevirmen anlayışını da ortaya koyuyor. Eğer bir kimse çeviri teknolojilerine hâkimken, çeviri ediminin kendisi hakkında yeterli bilgiye sahip değilse, o vakit hâlâ bahsettiğim koşullara uygun bir çevirmen değildir. Hem çeviri bilincine sahip olan, hem çalışacağı alanı tanıyan hem de teknolojiye yakın duran bir çevirmense, değişen dünyada daha fazla rol üstlenebilecek çevirmen olacaktır. Kendini ve yaptığı işi küçümsemeyen çevirmenlerin omuzlarında yükselecek mesleğin değeri ve onuru. Bu nedenle, kendimizi dilden dile aktarım yapan birey tanımından kurtarıp, kültürleri ve toplumları yakınlaştırdığımızı asla unutmamalıyız. Ancak bu şekilde hak ettiğimiz maddi – manevi tatmini yaşayabiliriz.

Bir Sözlü Çeviri Vakası

Bir Sözlü Çeviri Vakası

*Aşağıdaki yazı, sözlü çeviri uygulamalarına yönelik bir tartışmayı amaçlamaktadır. Dolayısıyla ilgili vakanın gerçekleştiği yer/zaman belirtilmediği gibi, herhangi bir kişi adı da verilmemiştir.

Yazılı çeviri dünyasında sıkça duyulan bazı cümleler vardır. “Çeviri kokmak” derler mesela, çeviri olduğunu fazlaca hissettiren metinlerden rahatsız olunur. Türkçe bir şey okur gibi okunsun isterler. “Yazarın dili su gibi akıyor” denir, o akan dilin çevirmenin kelimeleri olduğu unutulur bazen. Makbul olan bu mudur, değil midir tartışmasına girmeyeceğim. Ancak, çevirmenin belli bir dereceye kadar metinle ve yazarla özdeşleşmesinin beklendiği hissedilebilen bir durumdur. Bu özdeşleşmenin derecesi ve yoğunluğu ise bazen sakıncalı olabilir. Çevirmen yazarla kendini o denli bir tutar ki, yazılanlara müdahale edip, “böyle yazmış ama bence böyle demek istiyor” hissine kapılabilir. Yıllardır yazılı çeviri piyasasında yer alan insanlarla ettiğim sohbetlerde, bu tehlikeli suların bazen çok cazip göründüğünü dile getirirler. Çok sevdiği ve çok okuduğu bir yazarı çevirmeye girişen bir çevirmenin, “onu en iyi ben anlarım” duygusuyla çeviriye başlaması bazen metne müdahalenin sınırlarını belirsiz hale getirebilir. Ne var ki, bu çeviriler bile zaman zaman okurlar tarafından fark edilmeyebilir. Peki, aynı “görünürlük” sözlü çeviride de ortaya çıkarsa, o zaman ne olur?

Bir süre önce katıldığım bir toplantıda, kendisini konuşmacı ile özdeşleştirme meselesinde bir dünya markası olabilecek bir çevirmene denk geldim. Daha önce de pek çok sözlü çeviriye tanıklık etmiş, hatta zaman zaman kabine dönüp çevirmeni izlemişliğim vardır. Örneğin, birkaç sene önce bir İspanyol yazarın söyleşisinde eş zamanlı çeviri yapan çevirmeni büyük bir zevkle dinlemiş ve izlemiştim. Kabinin içindeki rahatlığı, ses tonunun kusursuzluğu,  kimi zaman elleriyle söylevini güçlendiren hali ve yer yer İspanyolcasına kulak verdiğim için dilbilgisel olarak bulduğu çözümler beni çok etkilemişti. Ben buradayım diye bağırmasına gerek kalmadan varlığı fark ediliyordu. Kendisi, çeviribilim eğitimi almış ve İspanyolca üzerine yoğunlaşmış bir çevirmendi; imrenmiştim.

Geçenlerde tanık olduğum ardıl çeviri hadisesinde ise, konuşmacıdan daha çok öne çıkan bir çevirmen söz konusuydu. Asıl mesleği çevirmenlik miydi, ne yazık ki bilmiyorum. Ancak hitabet sanatında konuşmacıdan daha ileri bir noktada durduğunu kestirebiliyorum. Konuşmacının Türkiye ziyaretini hevesle bekleyen ve koca salonu dolduran insanların da benimle aynı hislerde olduğunu düşünüyorum. Böylesine önemli bir toplantı için, bir sosyal medya sitesi üzerinden “gönüllü çevirmen” arayışına girilmesi, daha toplantıya giderken gerilmeme neden olmuştu.  Ya sırf parasal nedenlerden ötürü, bulunan ilk çevirmenle çalışılacak ve bir konuşma ziyan olacaktı ya da konuşmacıya hayranlığı nedeniyle çalışmayı göze alacak bir profesyonel bulunacaktı. Gerçekleşen hangisiydi, hâlâ çok emin değilim.

Niye bir çeviribilim öğrencisini rahatsız ediyordu peki bu çeviri? En çok sıkıntı yaratan ve bu nedenle aklımda kalan durumları sizinle paylaşmak istiyorum. Konuşmada geçen bazı kavramlar herkesçe anlaşılabilirken veya ufak bir parantez açarak açıklanabilecekken gerekenden uzun açıklamalar gerçekleşti. Anlaşılabilecek kavramları örneklemek, konuşmanın akışını aksatarak zaten kısıtlı olan zamanın daha da verimsizleşmesine neden oldu. “Keyfine düşkün insanlar” olarak ifade edilebilecek bir kavramın geçtiği sırada “hani Türkçede argo olarak ‘sefa bir şeyi’ dediğimiz şey var ya, o işte” açıklaması zihnime kazındı mesela. Yersiz ve izleyicinin dikkatini dağıtacak bir şeydi bu. İster istemez salondan kahkahalar yükseldi. Konuşmacı ise oldukça şaşkındı ve neler oluyor diye uzun uzun bakındı etrafına. Kelime oyunları, espriler yapmayı çok seven bir konuşmacıydı, evet; ama bu cümlesinde bu kadar gülünecek ne vardı ki? Konuşmacının da kafasının karıştığını hissettiğim bir andı bu. Kendisine herhangi bir açıklama da yapılmadı doğal olarak.

Konuya hâkimiyet konusunda eleştirebileceğimi hissetmiyorum. Zor bir konuydu ve terimlerin pek çoğunu oldukça iyi kotardı. Ancak konuşmacı oldukça modern bir İngilizce kullanırken ve çok anlaşılır konuşurken, çevirmenin, salonun yaş ortalamasını düşündüğümüzde anlaşılması oldukça güç olacak Osmanlıca karşılıklar kullanması etrafımdan “ne dedi ki bu şimdi” sorularının yükselmesine neden oldu. O sırada telefonlarından kelime araştıranlar, not defterine not edip cümleyi evde anlayacak olanlar şeklinde çeşitli mağdurlar söz konusuydu. Benim eski kelimelerle bir derdim yok, hatta kullanmayı ve dinlemeyi de çok severim; ancak nasıl ki yazılı çeviride hedef kitlemize büyük önem veriyorsak, aynı özenin sözlü çeviride de gösterilmesi gerektiğini düşünüyorum. Salondaki yaşça büyük kimselerin zorluk çekmeden anladıkları, gençler için sorun oldu. Orta bir yol bulunabilirdi sanıyorum. Konuşma esnasında bu tür kullanımların ortamı gerdiğini de gözlemlemek mümkündü. Örneğin, bahsettiği bir durumun “…of nature” olduğunu, doğamızdan geldiğini ifade etmeye çalışmıştı konuşmacı. Tam bu esnada, çeviriye “fıtrat” krizi damgasını vurdu. Çeviriyi yaparken durup, dinleyenlere dönüp, fıtrat kelimesini bilip bilmediklerini sorması, açıklaması ve sonra her benzer kullanımda fıtratı kullanması gerçekten havasını değiştirdi salonun. Arapçadan gelen bu sözcüğün artık o kadar da sık kullanılmadığını tahmin etmek bir çevirmen için zor olmasa gerek. Konuşmacı bu durum için eski İngilizceden kalma bir tabir kullansa,  üslup gözeterek bu karşılığı kullanmayı yine bir derece anlayabilirdim sanıyorum. Ama yaşanan olay, çevirmenin dinleyicilere ders verdiği hissiyatını uyandırdı. Haliyle gözle görülür bir rahatsızlık ortaya çıktı dinleyiciler arasında.

Dinleyicilerle münakaşaya girmesi ise, “görünür çevirmen” olayının çok yanlış anlaşıldığını gösterir bir durumdu. İkinci oturumda, bazı kavramsal hatalar oldu çeviride. Dinleyicilerden bazıları da, böyle önemli bir konuşmanın anlaşılmasına katkıda bulunma isteğinden belki, bilemiyorum, müdahale ettiler. “Şöyle demek istiyor”, “aslında bunu diyor” gibi ifadeler karşısında ortam yine fazlasıyla gerildi. Çevirmen çeviriyi bırakıp, “o zaman öneriniz ne” diyerek dinleyiciye döndü. Bu gerginlikler esnasında çevrilmeyen, kaçan ve çok değerli olan ifadeler vardı… Ne yazık ki, konuşmacı da bu sürüp giden gergin havadan etkilendi. Bir süre sonra “neler oluyor biri bana da anlatabilir mi” diye araya girmek zorunda kalan konuşmacı, epey yıpranmış ve şaşırmış gözüküyordu. Bir daha Türkiye’ye gelirse, çevirmen konusunda önceden anlaşmaya varacağını hissediyorum. Aynı şekilde, yaşanan teknik sorunlara da çevirmenin birebir müdahale etme süreci biraz sancılı oldu. Cep telefonları yüzünden sorun çıkaran hoparlör ve mikrofonlara oldukça sert tepkiler veren, hatta çeviriyi kesip uyarılarını yapan çevirmen yine bazı kısımları çevirmedi, atladı, dikkatini sorunlara yönelttiği için önemli ayrıntıları kaçırdı. Mevcut cızırtılardan konuşmacı da rahatsız oldu, ancak sadece uyarıda bulundu. İzleyicilere “Konuşmacı benim için çok önemli, o yüzden çok iyi çevirmek istiyorum” diyen çevirmenin iyi niyetli olduğu belki ortadaydı, ancak iyi niyetinin sonuçları o kadar da iyi olmamıştı. Bence bu noktada çevirmen de meramını yanında oturan moderatöre sessizce iletip onun tarafından yapılacak tek ve kesin bir uyarıyı sağlamalıydı. Çevirmenin kendisinin duruma hâkim olma çabası konuşmayı oldukça aksattı. İngilizce bilmeyen ve büyük bir hevesle dinleyen insanların hayal kırıklığı yaşamış olabileceğini tahmin ediyorum.

Salonda, İngilizce bilenler için bile kâbusa dönen anlar da oldu ne yazık ki. Çevirmen konuşmacıyı o kadar sık böldü ki, bir süre sonra konuşmacının kendisi de durumdan endişe duymaya başladı. Çünkü tam heyecanlı heyecanlı bir şey anlatırken, çevirmenin müdahalesiyle susmak ve esprilerini bile yarım bırakmak zorunda kaldı. Konuşmacı arka arkaya iki tam cümle bile söyleyemeden sürekli onun sözünü kesen bir çevirmen, verimliliği gerçekten azalttı. Çünkü bu durumda sadece çeviri değil, İngilizce konuşma da bölük pörçük bir hale geldi. Pür dikkat dinlemeye ve not almaya çalışsam da gidişatın bağlamdan koptuğunu hissedebiliyordum. Daha da sıkıntı veren durum, esprilerin çoğunun havada kalmasıydı, kesik kesik anlatım ne dinleyiciyi mutlu etti ne de hevesle beklenen konuşmacıyı.

Sözün özü, yazılı çeviride genel anlamda hoş karşılanabilen özdeşleşme durumu sözlü çeviride büyük bir probleme dönüşebiliyormuş. Çevirmenin sesi gür çıksın, varlığı ortada olsun, değerimiz bilinsin mücadelemizde varılmak istenen noktanın böylesi bir çeviri olduğunu hiç sanmam. Yazımda ne çevirmenin ne de konuşmacının adını verdim. Amacım kimseyi rencide etmek değil çünkü bu yazıyı kaleme alırken. Tek istediğim, dengelerin tutturulabilmesi. Hem bir çevirmen hem de bir dinleyici olarak, böyle bir sözlü çeviriyi bir daha kaldırabileceğimi sanmıyorum.

Yazan: Damla Göl