Editör mü? O da ne?

Editör mü? O da ne?

Dragosfer’in 10. sayısında blogda paylaşacağımızı söylediğimiz yazılardan biri… Keyifli okumalar.

Editör mü? O da ne?”

Editörlük pek çok farklı sektörde, pek çok farklı görev tanımı ile zikredilen bir iş. Basın sektöründe de editörler var, çeviri sektöründe de, yayıncılık sektöründe de… Bu yazıda yayıncılık sektöründe gördüğümüz, duyduğumuz editörlük mesleğine ilişkin bir takım hususlara değineceğiz.

Editör doğulmaz, editör olunur.

TDK’nın meslek tanımına baktığımızda şöyle diyor: “Belli bir eğitim ile kazanılan sistemli bilgi ve becerilere dayalı, insanlara yararlı mal üretmek, hizmet vermek ve karşılığında para kazanmak için yapılan, kuralları belirlenmiş iş.”

Bu tanımı editörlük çerçevesinde ele almaya çalışalım:

Bir eğitimin olduğunu söylemek mümkün. Ancak bu eğitimin sınırları, standartları, altyapısı “belli” midir bilinmez. Yayınevlerinin ihtiyaçlarına ve kişinin ilgi alanlarına göre değişkenlik gösterebiliyor. Bunun yanında, bu eğitimler her ne kadar kurumlar içerisinde (yayınevlerinde) bir şekilde sürdürülüyor ise de henüz bağımsız bir kurum içerisine taşınabilmiş değil. Yani direkt olarak editörlük eğitimi veren herhangi bir kurum/kuruluş yok Türkiye’de. Üniversitelerin bazı bölümlerinin (edebiyat ve çeviribilim gibi) dolaylı da olsa katkı sağladığını söyleyebiliriz. Genelde alaylılık ve usta-çırak ilişkisi üzerinden edinilen ve yürütülmeye çalışılan bir meslek. Tabii ki bu usta-çırak ilişkisinin nasıl ilerlediği, gerçekte var olup olmadığı da ayrı bir tartışmanın konusu. Yayınevlerinde editörleri eğitici, geliştirici atölyeler, seminerler yapılıyor mu? Hevesli ama bilgi ve tecrübe sahibi olmayan kimseler için staj-eğitim programları var mı? Küçük küçük örneklerini görmek mümkün elbette, ama bu tür faaliyetlerle ilgili dışa dönük paylaşımlar yapılmadığı için nasıl ilerledikleri konusunda da kesin bir bilgimiz yok. Örneğin, yayıncılıkla ilgili faaliyet gösteren örgütlerin özellikle staj konusunda herhangi bir yönetmeliği ya da ileriye dönük bir çalışması görünmüyor. Son zamanlarda Türkiye Yayıncılar Birliği’nin de desteği ile özel bir üniversitede meslek içi eğitim sayılabilecek, “Yayıncılığa Giriş” ve “Kitaplar ve Editörlük” adıyla sekizer haftalık iki program yapıldı. Bunun yanında Editörler Platformu da editörlere yönelik aylık olarak meslek içi eğitim seminerleri düzenlemeye çalışıyor.

Editörlerin, insanlara yararlı “mal” üretiminde bulunduğunu ve hizmet verdiğini de söylemek mümkün. Ancak metinle, yazarla ve çevirmenle kurdukları (direkt-dolaylı) ilişki nedeniyle sansür ya da otosansür uygulamak/uygulatmak zorunda bırakıldıklarında insanlara yararlı “defolu mal” üretebiliyorlar. Güvencesiz çalışma koşullarında freelancer (serbest) olarak ya da işverenlerin, “bu iş zaten gönül işidir” gibi romantik tanımlamalarının gölgesinde tam/yarı zamanlı olarak çalışarak para kazanma kısmını da bir şekilde halletmeye çalışıyor editörler. Nasıl ki işverenlerce çevirmenlere “Kitap çevirdin daha ne istiyorsun” deniyorsa, editörlere de “Editör oldun daha ne istiyorsun” denilebiliyor ve kirasını ödeyebilmesi için yaptığı iş karşılığında “yeterli sayıda kitap verilebiliyor1”.

Yayıncılık sektörünün Türkiye’de de hızla gelişmesi, iş tanımlarının genişlemesine ve bazı başka aktörlerin ortaya çıkmasına neden oldu. Gelişen iş tanımlarının herhangi bir standarda oturtulmamış olması, birimleşmenin tam anlamıyla kurgulanamamış olması gibi nedenlerle editörlük mesleğini kuralları belirlenmiş bir iş olarak görmek de pek mümkün değil. Pratikte, belli görev dağılımları bulunmakta ancak bunlar da yayınevlerinin iş hacimlerine, yayın politikalarına ve ekonomik politikalarına göre değişkenlik göstermekte.

 

Editör Ne Yapar?

Editörlerin yaptıkları işleri olabildiğince kategorilendirerek anlamaya çalışalım2.

Developmental editing

Metnin yazım aşamasına geçilmeden önce yazarla birlikte çalışmaya başlar. Bu işi yapan editör, ortaya çıkacak eserin bütünlüğüne bakar, yazara içerik ve biçimle ilgili konularda yardım eder. Yazılacak konunun uyandırmak istediği etkiyi en rahat hangi formatta sağlayabileceği konusunda yazara önerilerde bulunur. Akıcılığı güçlendirmek için paragrafların ve cümlelerin yerini değiştirir. Metin içi tutarlılık sağlamak için yazardan bölümler eklemesini-çıkarmasını ister. Metindeki açıkları saptar, yazarın bu sorunları çözebilmesi için ona yardımcı kaynaklar bulur.

Acquisitions editing

Yayınevine gelen dosyaları (manüskrileri) inceler. Pazar araştırmaları yapar, rakip yayınevlerinin bastığı eserleri, yurtiçi ve yurtdışı trendleri ve okuyucu eğilimlerini takip eder. Türkiye’deki ve yurtdışındaki telif hakları ajanslarından gelen katalogları inceler, ilgisini çeken ve yayımlanmasını istediği dosyalarla ilgili raporlar hazırlar, bunları (varsa) yayın kuruluna sunar. Eser yayın kurulundan geçerse, telif haklarının devralınması işlemini yürütür, (hukuk departmanı yoksa) sözleşmeleri hazırlar.

Production editing

Eserin ham halinden kitap olarak biçimlenmesine kadar geçen tüm sürecin yönetilmesi. Tüm üretim sürecinin takvimlendirilmesi yapar ve süreci kontrol eder. Yayımlanacak eser belirlendikten sonra, bu eseri kimin çevireceğini, redaksiyonunu, düzeltisini, sayfa ve kapak tasarımını kimin yapacağını belirler. Bu kişilere görev tanımlarını verir, çalışmalarını takip ve kontrol eder. Eserin hangi matbaada basılacağına, kâğıt cinsinin ne olacağına, kaç gram kâğıtta basılacağına karar verir.

Copyediting (Redaksiyon)

Eskiden beri editörleri metindeki noktalama, imlâ ve yazım yanlışlarını düzelten kişiler olarak biliriz. Çoğu yayınevinde ve okuyucu nezdinde editörden bu işler halen bekleniyor olsa da, aslında Türkiye’de de bu işleri yapan başka aktör/ler var: redaktör ve düzeltmen. Redaktörler, çeviri metinlerde metni orijinali ile karşılaştırarak çeviri kontrolü yapar; yazım, noktalama, imlâ hatalarını düzeltir; özne-yüklem uyumsuzluklarını ve sözdizimi ile ilgili sorunları giderir; notları, dipnotları, sözlükleri, bibliyografyaları ve referans listelerini belli bir standarda oturtur; TDK’nın, Ömer Asım Aksoy’un, Necmiye Alpay’ın, yayınevinin vd. yazım kılavuzlarını kullanarak hangi özel ismin nasıl yazılacağı, kısaltmaların nasıl olacağı, yabancı kelimelerin nasıl yazılacağı gibi konulara karar verir.

Genelde redaktörün Türkçesi olduğu zannedilen düzeltmen ise, [çeviri metinlerde] yalnızca erek metni okur, metnin Türkçesinde bir sorun olup olmadığına bakar, redaktörün kaçırdığı hataları toplar. “Son okumacı” diye bir aktör daha görülebiliyor kitap künyelerinde. Bu arkadaş da genelde ozalit çıktısını3 okur, dizgiden kaynaklanan bir hata var mı, eser üzerinde çalışan diğer arkadaşlar bir şeyi atlamışlar mı, bunlara bakar. Tabii ki buradaki tanımlamalar idealize edilmiş halleri, gelin görün ki gerçekte her zaman böyle olmayabiliyor. Eserin telif hakları alan da, çeviri sürecini takip eden de, redaksiyonunu, düzeltisini, son okumasını yapan da tek bir kişi olabiliyor.

Line editing

Birçok editing sürecinin birleşimi diyebiliriz, son derece kapsamlı bir çalışmadır. Bu çalışma, eseri yeniden yazmak gibi bir hal alabiliyor bazen. Eser cümle cümle incelenir, en küçük detaylara bile büyük bir titizlikle bakılır. Temel redaksiyon sürecinin yanı sıra, akıcılığı ve netliği sağlamak için cümleler bazen baştan yazılır, metin içi tekrarlar giderilir, gereksiz kelimeler ve gereğinden fazla kullanılmış devrik cümle yapıları düzeltilir. Metindeki bilgi ve veriler kontrol edilir (fact checking) (varsa) hatalı olanları düzeltilir, gerektiğinde bölümler yeniden sıralanır, alt başlıklar ile bölüm başlıkları üzerinde yeniden düşünülür. Metinde, yazıldığı türün kaldırmayacağı kelime ve cümle kullanımları varsa bunlar değiştirilir. Eserle ilgili eksiklikleri, fazlalıkları, uyumsuzlukları, kurgudaki açıkları yazara bildirilir, ona yeni bakış açıları sunulur.

Fact checking

Editöryel değişliklerden ziyade, metindeki bilgilerin ve verilerin doğruluğunu kontrol eder. Örneğin, metinde yazar, “Angola’nın başkenti Luanda’da gezerken,” diye bir cümle kullandığında, bu bilginin doğruluğunu kontrol eder.

Indexing (İndeks Hazırlama)

Okuyucuların belli konuları ve isimleri daha rahat bulabilmeleri için bunların alfabetik bir sıralama ve sayfa numaraları ile hazırlanması sürecidir. Türkçe eserlerde indeks sıfırdan hazırlanır, çeviri eserlerde ise metnin Türkçesine uyarlanır.

Page design (Sayfa Tasarımı)

Sayfa tasarımının uygulamasını grafikerler yapıyor olsa da, eserin yazılacağı fontu, punto büyüklüğü, renkleri, perde sayfaları, görselleri, grafikleri, tabloları vb. faktörlerin nasıl olacağını editörler belirler. Grafikerlere bu bilgileri verirler ve grafikerler de bu bilgilerden yola çıkarak bir tasarım ortaya çıkarırlar. Yayıncılıkta grafikerlerin en çok kullandıkları programlardan bazıları şunlardır: Quark, Photoshop, Illustrator ve InDesign.

 

Yukarıda kategorilendirilen işler bazen birbirleri arasında geçişkenlik gösterebiliyor. Yani, developmental editing yapan bir editör, aynı zamanda line editing işini de yapabiliyor. Ya da line editing yapan birisi, aynı zamanda copyediting de yapabiliyor. Burada sıraladığım tanımlamalar yeterince kapsamlı olmayabilir, ama en azından bir başlangıç noktası oluşturmasını bekleyebiliriz. Ayrıca, tüm bu editing süreçlerinde, metinde yapılan yüzeysel ve yapısal değişiklikler yazarın ve çevirmenin onayından geçer mi ya da geçmeli midir gibi soruları başka bir yazının konusu yapalım.

Yazan: Gökhan Fırat

Yayına Hazırlayan: Başak Öztürk

1 Bu konuda ayrıca bkz: Durgun Dionysus, Pazar Söyleşisi: http://durgundionysus.blogspot.com/#!/2012/04/pazar-soylesisi.html

2Kaynak: http://www.editorsforum.org/what_do_sub_pages/definitions.php ve http://sefinsalatasi.blogspot.com/2011/01/editor-baska-budutor-baska-1.html
http://www.desertsagebookeditor.com/what-is-the-difference-between-proofreading-copyediting-and-substantive-line-editing.html

3 Deneme baskısı. Kitabın gerçek baskısına en yakın hali.

the fashion police arrest could possibly ticket your corporation perfect here
burberry outletHow to Know if You Had a Weak Hair Perm

Mütercim Tercümanlık’tan Çeviribilim’e?

Mütercim Tercümanlık’tan Çeviribilim’e?

Bugün, ‘çeviri olgusu ve çeviri eğitiminin’ akademik düzlemdeki yansımasının ‘Mütercim Tercümanlık ve/veya Çeviribilim’ olarak isimlendirildiğini görmekteyiz. Üniversiteye ve bölüme yeni başladığımda bu iki isimlilik hep kafamı kurcalamıştı. Bu konu üzerine biraz araştırma yaptığımda ise aklıma çok daha yeni ve henüz cevaplayamadığım birçok soru daha geldi. ‘Niye bu iki isim kullanılıyor’ sorusundan çıkıp, ‘bu iki isim aslında neleri kapsıyor, neleri yansıtıyor; neleri kapsamalı, neleri yansıtmalı’ sorularına doğru devam etti bu araştırma süreci.

Benim açımdan en önemli sorun ise, bu kavramsal ve yapısal çatışma ya da karmaşaların, müfredatları ve çeviri öğrencilerini ne denli etkilediği idi.

Çeviriden Çeviribilime

Ülkemizde 1980 öncesi dönemde (Cumhuriyetin kuruluşuna kadar geriye gidebiliriz), çeviri çalışmaları dilbilimin uygulamalı bir dalı olarak görülüyordu. Çevirinin uygulamalı alanına yoğunlaşılmış, akademik anlamda kurumsal bir düzleme henüz geçilememişti. 1980’lerden sonra ise, üniversitelerde çevirmenlik mesleğini öğreten ya da çeviri alanına yönelik eğitim veren bölümler açıldı. Fakülte ve yüksekokullarda “Mütercim Tercümanlık, Çeviri, Çeviribilim” gibi farklı adlarla lisans ve yüksek lisans programları (ve hatta günümüzde ön lisans düzeyinde de veriliyor) sayesinde çeviri eğitimi kurumsallık kazandı ve sistematik bir düzleme oturtuldu.

Çeviribilim ve onun inceleme alanları ile ilgili en temel metni kaleme alan kişi James Holmes olmuştur. Bunun Türkiye’de görünen en büyük ‘kurumsal’ yansıması da 1983-84 yıllarında üniversitelerde ‘Mütercim Tercümanlık’ bölümlerinin açılması ile yaşanmış ve çeviri olgusu akademik bir boyut kazanmıştır. Bundan önceki süreçlerde, çeviri sadece uygulamalı bir alan olarak görüldü ve bu da onu uygulamalı bilimlerin bir parçası yaptı. Bu durum da çeviri olgusunun sadece ‘yapılan bir iş’ olarak görülmesine neden oldu.  Çünkü uygulamalı bilimler, işleniş bakımından teoriye değil, pratiğe ağırlık veren bilim dallarıdır. Sonraki süreçte çevirinin uygulamalı ayağına, kuramsal ve betimleyici alanlar da eklenmiş ve sosyal bilimlerin metodolojisine geçilmiştir. Yani, Çeviriden Çeviribilime; Uygulamalı Bilimlerden Sosyal Bilimlere doğru bir geçiş yaşanmıştır.

1983-1984 yıllarında, Hacettepe ve Boğaziçi üniversitelerinde ‘Yabancı Diller Yüksekokuluna’ bağlı olarak ‘Mütercim Tercümanlık’ ismiyle çeviri olgusu üzerine yoğunlaşılmış bölümler açıldı. Bugünden geriye doğru baktığımızda, ‘Yabancı Diller Yüksekokullarında’ açılan ‘Mütercim Tercümanlık’ bölümlerinin birçoğunun ‘Edebiyat Fakültelerine’ geçiş yaptıklarını görmekteyiz. Bu değişimin aslında rastlantısal olmadığını düşünebiliriz. Boğaziçi Üniversitesi’ni bu tip bir değişime örnek olarak alabiliriz. Yabancı Diller Yüksekokulunda kurulduğunda adı Mütercim Tercümanlık iken, Çeviribilim adını alarak Fen-Edebiyat Fakültesine taşınmıştır.

Prof. Dr. Şehnaz Tahir Gürçağlar, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki bu geçişi şöyle özetlemekte:

“[…] Çeviribilim adını aldığımız dönemde Yabancı Diller Yüksek Okulu’ndan ayrılarak Fen-Edebiyat Fakültesi’ne geçtik. Bu elbette bir tesadüf değildi. Çeviri eğitimine ve alanın Türkiye’de izlemesini dilediğimiz yöne dair vizyonumuz bu konuda belirleyici oldu. Mütercim-Tercümanlık, terim olarak çeviriyi yalnızca uygulamalı bir meslek boyutunda yansıtmaktadır. Oysa çeviri eğitiminde kuramsal ve eleştirel boyutun, araştırmanın önemi yadsınamaz. Yurtdışında çeviribilim alanındaki gelişmeleri yakından izleyen, öğrencilerinde çeviriye dair bir farkındalık oluşturmak isteyen, uygulamalı çeviri derslerinin yanı sıra (ki bunların önemi elbette yadsınamaz) kuram, eleştiri, araştırma yöntemleri, çeviri tarihi, meslek etiği gibi konularda donanımlı bireyler yetiştirmeyi amaçlayan bölümlerin Çeviribilim adıyla anılmaları yerinde olacaktır […]”

Süreci özetlemek gerekirse, başlangıçta yalnızca ‘uygulama’ olarak görülen çeviri olgusu, ilerleyen süreçlerde bilimselliğini ön plana çıkartmış ve ‘Yüksekokullardan’ ‘Fen-Edebiyat Fakültelerine’ aktarılmıştır. Bu değişimi de, Türkiye çeviri tarihindeki bir ilerleme olarak görebiliriz. Bu bilgiler ve gelişmeler ışığında, bu ismin (mütercim tercümanlık) ve yüksekokulun (yabancı diller yüksekokulu) tercih edilmiş olması şu şekilde açıklanabilir belki:

Çeviri olgusu, o dönemde (1980 sonrasında) Türkiye’de halen mütercimlik ve tercümanlık düzeyinde iki ‘iş’ alanı olarak, yani uygulamalı kısmı ile algılanmış ve akademik düzleme de bu şekilde aktarılmış olabilir.

Güncel Durum Nedir?

80’li yıllardan bugünlere gelinen sürece şöyle bir baktığımızda özellikle 90’lı yıllardan sonra çeviribilim olgusu Türkiye’de de kendisi hissettirmiş, çeviribilimin diğer iki ayağına dair çalışmalar yapılmış, çeşitli konularda yayınlar oluşturulmuştur. İlerleyen süreçlerde ise Mütercim Tercümanlık bölümlerinden mezun olup yüksek lisans ve doktora çalışmalarını yine bu alanda sürdüren kişiler akademiye dönerek çeviribilim olgusunu daha yüksek sesle tartışmaya başlamıştır. Ancak çoğu üniversite bölümü -ister Fen-Edebiyat fakültelerinde ister Yüksekokul’larda kurulmuş olsun- yine Mütercim Tercümanlık ismini tercih etmiştir.

Tarihsel ilerleyişe baktığımızda, başlangıçta Mütercim Tercümanlık bölümlerinin salt ‘çevirmen’ yetiştirmek üzere yola çıktığını ve henüz yeni bir alan olduğu için de eski gelenekleri devam ettirdiğini görebilmekteyiz. Sonrasında ise, çeviribilimin doğası yavaş yavaş kendisini müfredatlarda da göstermiş, çeviribilimdeki kuramsal tartışmalar müfredatlara ders olarak eklenmiştir. Çeviribilimin adı ise, ancak 2004 yılında kendisini göstermiş, ilk olarak Boğaziçi Üniversitesi, sonrasında da İstanbul Üniversitesi bölüm adlarını ‘Çeviribilim’ olarak değiştirmiştir. ÖSYS’nin veritabanına baktığımızda bugün yirmi iki Mütercim Tercümanlık, üç tane ise Çeviribilim bölümü olduğunu görmekteyiz.

Mütercim Tercümanlık’tan Çeviribilim’e mi?

Bu iki isimlilik özellikle çeviri öğrencisi açısından kafa karıştırıcı soru/sorunlara neden olmakta. Eğitim sistemlerinin ve eğitmenlerin bakış açılarının çevirmenliği ve çeviribilimi ayrı düzlemlerde ele almaları sonucunda çeviri öğrencileri de, çevirmenliği ve çeviribilimi birbirinden ayrı tutuyor, çevirmen oldukları zaman çeviribilim disiplinine ihtiyaç duymayacakmış gibi algılıyorlar. Ya da tam tersi durumlarda, çeviribilim ile ilgilendiklerinde çeviri pratiğinin işlerine yaramayacağını düşünüyorlar. Ayrıca, kuramsal bilgilerin yalnızca akademik bir çalışmada işe yarayacağı görüşü neticesinde sanki çeviribilim yalnızca akademisyen yetiştirmek için varmış gibi bir algı oluşmuş durumda. Üniversitelerden ve çeviribilimden beklentilerimizi nasıl konumlandırdığımız ciddi bir önem taşımakta. Mevcut duruma baktığımızda akademik çevrede bu bölümlerden beklenen, gerçekte akademik araştırmalardan çok çeviri eğitimidir. Öğrenci olarak, bizlerin de beklentisi ister istemez bu yönde olmakta.

Bunun sistemsel bazı nedenleri olduğunu söylemek mümkün:

Diğer sosyal bilimlerin müfredatlarında (örneğin iktisat ve sosyoloji) var olan ‘Sosyal Bilimlerde Metot’ gibi, bize sosyal bilimlerin çalışma yapısını, mantalitesini ve tekniklerini gösterecek bir dersin olmayışı; ‘Çeviriye Giriş’ gibi derslerin yanında, ‘Çeviribilim’e Giriş’ gibi, bize çeviribilimi anlamaya yöneltecek derslerin olmayışı; ya da, ‘bilim’ olgusunu daha iyi anlayabilmek için ‘Bilim Felsefesi’ gibi, bizi ‘bilimi’ anlamaya ve sorgulamaya yöneltecek bir dersin olmayışı ‘sistemsel’ eksiklikler arasında gösterilebilir. (Şu anda bazı üniversiteler müfredatlarına ‘Çeviribilim’e Giriş’ ve ‘Sosyal Bilimlerde Metot’ gibi dersler eklemişlerdir, ancak takip edebildiğim kadarıyla sayısı iki-üçü aşmamaktadır.)

Çeviri Öğrencisindeki ‘Algı’ ve ‘Farkındalık’ Sorunu

Çeviri öğrencileri, liseden çıktıklarında tercih kılavuzlarında 3-4 üniversite haricinde ‘Mütercim Tercümanlık’ adını görüyorlar. Çeviribilim’in ne kamuoyunda ne lise düzeyinde net olarak kavranamaması, lise öğrencisinin bilim tanımını doğru oturtamaması gibi nedenlerden dolayı, tercih yaptığı andan itibaren bu bölümün ona sadece çeviri pratiğini öğreteceğini zannediyor. Dolayısıyla üniversiteye adım attığında, aldığı kuramsal dersler ve ‘çeviribilim’ adı karşısında şaşırıyor ve umduğunu bulamıyor. İlerleyen süreçlerde de herhangi bir müdahale olmadığı sürece aynı yanılgıyı yaşayarak düş kırıklıkları ve alandan uzaklaşmalar yaşanıyor. Şu anki duruma bakıldığında, öğrencilerin çeviribilimin ve çeviribilim metodolojisinin farkına varmaları bir bakıma ‘tesadüflere’ bırakılmış durumda.

İsim ikililiğinin ve bu ikililikten kaynaklanan beklenti farklılıklarının sonucunda ise, bazı öğrenciler, ben ‘Mütercim Tercümanlık bölümündeyim, o halde bilimle ne işim var?’ sorusunu yöneltiyor. Buna karşı tepkiyi de kuramları reddederek gösteriyorlar.

Sistemsel eksikliklerin ortaya çıkması elbette tesadüfî bir durum değildir. Bunun altında, belli bir mantalitenin yattığını söyleyebiliriz. ‘Mütercim Tercümanlık’ bölümlerinin, geçmişten gelen bir geleneği ve mantaliteyi sürdürüp sürdürmediğini gerçekten merak ediyorum.

Konunun akademik tartışmalar boyutuna şu aşamada girmek belki benim açımdan sağlıklı bir tartışma olmayabilir, ancak yine de bir çeviribilim öğrencisi olarak aşağıdaki soruları sormadan edemiyorum:

‘Mütercim Tercümanlık’ ismi bu alanın tanımlanması için yeterli midir?

Acaba, 1980’lerde var olan mantalite halen devam mı ediyor?

Akademik eğitimde, çevirmenlik ve çeviribilim iki ayrı kavrammış gibi mi algılanıyor?

Toury’nin dilbilimden yola çıkarak, söz konusu bilim dalının dil öğretmek gibi yükümlülüğünün bulunmadığını hatırlatması, üniversitelerde çeviribilimin konum ve işlevini yeniden tartışmaya açmıştır. (Toury 1995: 1-19) Acaba, Türkiye çeviribilimi bu tartışmanın neresinde? İçeriksel anlamda Mütercim Tercümanlık’tan Çeviribilim’e; Uygulamalı Bilimler’den Sosyal Bilimler’e bir geçiş söz konusu oldu mu ya da olacak mı?

*Bu yazı, TÜÇEB 1. Ulusal Çeviribilim Öğrenci Çalıştayı‘nda sunulmuş, Dragosfer için özetlenerek yeniden düzenlenmiştir.

Bir Kitabın Öyküsü

Bir Kitabın Öyküsü

Sevgili Okuyucu;

Ben de sade-ce bir okuyucu iken, kitaba ederi olan ücreti öder, bir güzel okur, sonra da kitaplığımdaki yerini verirdim ona. Ne kitabı alırken, ne de okurken tek bir kez olsun o kitabın elime nasıl ulaştığını düşünmezdim. Hele ki yabancı eserlerin çevirisi olan kitapları okurken, sanki yazar bu kitabı Türkçe yazmış gibi algılardım. Da Vinci Şifresi’ni okurken, oradaki tüm cümleleri Dan Brown yazmış gibi hissederdim hep. Ya da daha doğrusu, orada yazılanların aslında Dan Brown’un ağzından değil de, bir ÇEVİRMEN tarafından yeniden yazıldığını düşünmezdim.

Çevirmenler, özellikle edebiyat dünyasında, tarih boyunca göz ardı edilmiş, tüm çeviri eserlerin gizli kahramanı olarak var olmuşlardır.(Her ne kadar traduttore traditoreçevirmen haindir- dense de) Teknik çeviri, sözlü çeviri ve bilumum diğer çeviri türleri için de bunu söylemek mümkün, ancak ben şu an sadece kitap çevirisi için konuşacağım.

Elbette ki kitap çevirisi sürecini sadece çevirmenle kısıtlı tutmak da büyük bir yanlış olur. Bir kitabın, okuyucunun eline geçene kadar ki süreçte o kadar çok işlem gerçekleşiyor ki, bunu gördükten ve yaşadıktan sonra bir kitabın öyküsünü yazmamak büyük bir ayıp olurdu sanırım.

Siz değerli okuyucularla tüm bu süreçleri paylaşmak, bir kitabı elinize aldığınızda onun ne gibi süreçlerden geçtiğini görmenizi sağlamak istedim.

Bir Kitabın Rahme Düşmesi

Yayınevlerinde çalışan Genel Yayın Yönetmenleri ve/veya Editör/ler genellikle kitabın bulunma sürecinde aktif rol oynarlar. Yabancı sitelerde yaptıkları taramalar, telif hakları ajanslarının gönderdikleri tanıtım yazıları bu süreçte oldukça yardımcı olur. Bazı yayınevlerinde, çalıştıkları yazarlar, çevirmenler ve diğer personeller gözlerine çarpan ve yayınlanmasını düşündükleri kitapları editörlere iletirler. Ancak denebilir ki, bu sürecin, yani kitap bulma ve yayına hazırlama sürecinin esas sorumluları çoğunlukla editörlerdir.

Editör, yayınlanmasını düşündüğü kitabı karşı yayıncısından satın alma sürecini de yönetir. Satın almayı düşündüğü kitabı yayın kuruluna sunar, toplantıda tartışılır ve son olarak oylamayla karara bağlanır. Kitap için ne kadar telif bedeli ödeneceğini, anlaşmanın şartlarının ne olacağına karar verilir. Birebir ya da telif hakları ajansları vasıtasıyla sürdürülen yazışma süreci bazı durumlarda oldukça uzayabiliyor.

Kitap için anlaşmaya varıldıktan sonra, editör artık işin Türkiye’deki ayağıyla ilgilenmeye odaklanır. Bu sürecin kuşkusuz en önemli aktörlerinden bir tanesi de eseri Türk okuyucusu ile buluşturacak olan çevirmenlerdir.

Bir Kitabın Gebelik Dönemi

İşte bu noktayı okuyucu olarak bizler ne yazık ki hep gözden kaçırıyoruz. Çevirmenlerin bir kitap üzerinde aylarca çalışması, bu kitabı okuyucuya en güzel ve en doğru şekilde nasıl anlatırım diye geceli gündüzlü ter dökmesi, kitabın her satırında, her cümlesinde ayrı bir uğraşı olması nedense hiç akla gelmez. Oysa, bir yazarı beğeniyorsanız eğer, bunda çevirmenin çok ciddi oranda katkısı vardır. Yazara, kitabı yazdığı için övgüler yağdırırken çevirmen hep orda, okuyucularının onu görmesini bekler. Bir yazar nasıl ki, aylarca hatta yıllarca kitap üzerinde emek verdiyse, bir çevirmen de bu eseri kendi diline kazandırırken bir o kadar emek harcar.

Ne yazık ki, Türkiye’de çevirmenlerin gerek piyasada gerekse kamuoyunda hak ettikleri yeri aldıkları söylenemez. Çoğu yayınevi, çevirmenin adını bile yazmaya lütuf olarak bakarken, bazı yayınevleri de çevirmenin adını sadece kitabın iç künyesinde küçücük harflerle yazıyor. Bir eserin eser olmasını en az yazar kadar sağlayan çevirmen olmadan o kitabı yayınlayamayacaklarını hiç düşünmüyorlar mı acaba? Aslında, yazara tanınan tüm hakların çevirmene de tanınması gerekmez mi? Kitabın kapağında, yazarın ismi yazılırken, çevirmeni neden görmezden gelirler?

Sadece çevirmen mi? Hayır tabii ki de. Birazdan aşağıda uzun uzadıya bahsedeceğim editör, redaktör,  grafiker, dizgici, satış sorumlusu, reklam-pazarlama, matbaa, depocular vs. kişinin o kadar çok emeği var ki, anlatmakla bitmez.

Editör, telif haklarını aldığı kitabı, elindeki en uygun çevirmene verir. Çevirmenle bir sözleşme yapar, gerekli bilgileri, doküman ve materyali ona ulaştırır. Çevirmenden beklentilerini, nasıl bir yol izlemesi gerektiği konusundaki önerilerini sunar ve son teslim tarihini belirleyerek, kitabın artık Türkçeye ve okuyucuya kazandırılması işlemine başlarlar.

Çevirmen, çevirisini bitirdikten sonra (çevirmenin çeviri süreci ayrı bir yazının konusu olabilir), metnini editöre ulaştırır. Editör, çevirmenden gelen bu metni elindeki en uygun redaktöre gönderir.  Redaktör, metni orijinali ile karşılaştırarak, Word üzerinde gerekli değişiklikleri ve düzeltmeleri yapar. Son zamanlarda değişen editörlük ve redaktörlük kavramları sonucu artık redaktör, eskiden editörün yaptığı işlerin bir bölümünü de üstlenir. Metni sadece noktalama, imlâ, yazım yanlışı vs. konularında-yani biçimsel olarak- incelemez; ayrıca metindeki anlatım bozukluklarını, metin türüne ve bağlama ters düşen ifadeleri vs. kaynak metinle karşılaştırarak inceler- yani içeriksel olarak da. Gerekli çalışmaları yaptıktan sonra, metni yeniden çevirmene ulaştırır. Çevirmen, redaktörle işbirliği içinde çalışarak metne son şeklini verir. Metin, yeniden editöre ulaştığında, editör metindeki son incelemeleri yapar, metnin yayınlanmaya hazır olduğu kanaatine vardığında ise, metni dizgiciye gönderir. İşin teknik kısımlarına geçilen bu süreçte, dizgici, bilgisayar üzerinde gerekli programları kullanarak metni kitap formatına uyarlar. Bir deneme baskısı çıkarılır ve son okumacılar metni bir okuyucu gözüyle inceler. Bu sırada grafiker, kitap için en uygun kapağı tasalar. Tabii, bu süreçte, gerek çevirmen, gerek editör grafikere yardımcı olacak gerekli önerilerini sunar.

İşte en basit anlamıyla tüm bu süreçler sonucunda artık kitap baskıya hazırdır.

Bir Kitabın Doğum Süreci

Bunca çalışmanın ardından, artık herkes kitabın yayınlanmasını bekler. Matbaa çalışanları, koca koca makinelerden çıkan kitapların kesimini, birleştirilmesi ve kapaklamasını yapar.

Sonraki süreçte de, iş dağıtıma gelir. Bu konuda her yayınevinin farklı bir stratejisi vardır. Kimileri dağıtımı kendileri yapar, kimileri de dağıtımcı firmaları kullanır- bazıları ise bu ikisini birden yapar. Burada da unutulmaması gereken, depo çalışanlarıdır. Hangi kitabın nereye kaç tane gideceğini, paketlemeleri vs. bu arkadaşlar yaparlar.

Yine, reklam ve pazarlama çalışanları kitabın siz okuyuculara en doğru şekilde ulaşması için sürekli fikirler üretir, görüşmeler yapar.

Bir Kitabın Büyüme Süreci

Kitap artık okuyucuyla buluşmaya hazırıdır. Sizlerin ellerinde büyüyecek, her bir okuyucunun elinde farklı anlamlar taşıyacak, farklı dünyalar yaratacak. Kimileri, olmak istedikleri yere gidecek, kimileri hayalini kurdukları aşkları bulacak, kimileri olmak istedikleri insan olacak…

Bir Kitabın Ölümü

Bir kitaba hayat veren tüm bu aktörleri unuttuğunuz, onları görmezden geldiğiniz an o kitap ölmüş olur…

Sorun mu Kokuyor Ne?

Sorun mu Kokuyor Ne?

Evet, tam olarak bu soru(n) ile başladı her şey. Çeviri öğrencileri, bir şeylerin eksikliğini hissediyor, bu eksikliğin adını bir türlü koyamıyorlardı. Küçük küçük gruplar bir araya geliyor, ders aralarında, kafelerde, öğrenci evlerinde oturup tartışıyorlardı ‘sorun kokan şeyleri’.

Elbette, ‘herkes gibi’ Türkiye’deki eğitim sistemine suç atmak kolaydı bu noktada. Ama çeviri öğrencisi en azından kendi payına düşeni üstlendi. ‘Bir’ oldu, ‘birlik’ oldu ve TÜÇEB diye bir gerçeği var etti.

Bize Bir TÜÇEB’ler Oluyor!

Arap Baharı ile örgütlenmede yeni bir çığır açtığını ispatlayan sosyal medya, çeviri öğrencileri için de bulunmaz bir nimet idi. Çeviri öğrencileri önce “facebook” gibi sosyal medya araçlarını kullanarak birbirleriyle iletişim kurdu. Sosyal medyada her şey öylesine hızlı ilerliyordu ki ve şu ‘bir yerlerdeki sorun’ öylesine büyüktü ki, girişim çabucak sonuç vermeye başladı. İlk büyük toplantı 8 Mayıs 2010 tarihinde İstanbul’da altı üniversiteden yirmiyi aşkın öğrenci ile yapıldı. Ama bu ‘sorun’ sadece İstanbul’un sorunu değildi elbette. Kısa sürede Ankara’da da yankılandı bu fikir. 29 Mayıs 2010  tarihinde, Ankara’daki üniversitelerden öğrencilerin katıldığı bir toplantı yapıldı. Ardından İzmir’deki üniversitelere ulaşıldı, fikirler paylaşıldı.

Çok ilginç şeyler oluyordu, birbirlerini tanımayan, o güne dek ‘sorun kokan’ şeyleri bir araya gelip bir kez olsun tartışmamış öğrenciler bir araya geliyor, sanki yıllardır bu konuları konuşuyormuş gibi davranıyorlardı. 5 Haziran 2010 tarihinde yine İstanbul’da on üniversiteden otuzu aşkın çeviri öğrencisi büyük bir toplantı yaptı. Bu toplantıya İstanbul’dan, Ankara’dan, Edirne’den, Sakarya’dan temsilciler katılmıştı. Müthiş bir şeydi bu! En büyük meyve orada verildi. Kurulacak birliğin ismi, yapısı, formatı, içeriği, amaçları ve hedefleri tartışıldı, çeşitli kararlar alındı.

Resmi Kurumların Gayri Resmi Birliği

Sanırım, TÜÇEB’in en akıllıca davranışı, geleneksel örgütlenme yöntemleri yerine alternatif örgütlenme biçimini tercih etmesi oldu. Sosyal medyanın yükselişi ile birlikte, hantal ve bürokratik konuma düşen geleneksel örgütlenme biçimi, işleri yavaşlatabilirdi ve öğrencileri içinden çıkılmaz birçok bürokrasinin içine düşürebilirdi. Bunun yerine, üniversitelerdeki çeviri topluluklarının/kulüplerinin resmiyetinden yola çıkarak ‘resmi kurumların gayri resmi birliği’ oldu. Böylelikle, hem bürokratik engeller nispeten ortadan kalktı, hem de çeviri öğrencilerinin daha interaktif bir ortam yakalamaları sağlandı. İçe dönük bir yapıyı hiçbir zaman benimsemeyen TÜÇEB, her toplantısını tüm çeviri öğrencilerine açtı ve bu da bir iç dinamizm kazandırdı. Taksim’de ‘Burger King Önü Buluşmaları’ adıyla ünlenen buluşmalar sonrasında bir kafeye gidiliyor, büyük kararlar alınıyor, büyük organizasyonlar tertipleniyor, büyük dostluklar kuruluyordu. Her toplantıya farklı üniversitelerden farklı öğrenciler katılıyor, ‘ben üye değilim, o yüzden toplantılara katılamam’ endişesi yaşanmıyordu. Çünkü TÜÇEB’de üyelik diye bir şey teknik olarak yoktu. Genel anlamda gönüllülük esasına göre ilerleyen, hiyerarşik ve asimetrik ilişkiler içermeyen bir yapısı vardı TÜÇEB’in.

Çeviri öğrencileri, kendilerini ait hissedebilecekleri, dertlerini paylaşabilecekleri ve dostluklar kurabilecekleri bir oluşuma kavuşmuştu. Artık çoğu çeviri öğrencisi diğer üniversitelerde yaşananlardan haberdar olabiliyor, var olan kulüplerin/toplulukların aktivitelerine katılabiliyor, onlardan fikir alabiliyordu. TÜÇEB’in kurulum sürecinde ve devamında, kendi içinde en büyük başarıları ise, çeviri topluluğu/kulübü olmayan üniversitelerde bu yapıların oluşmasını teşvik etmesi ve önayak olması; Türkiye’deki çoğu üniversiteden çeviri öğrencisinin birbirini tanıması vasıtasıyla bilinçlilik hareketlerini yükseltmesi olmuştur. Elbette, alan içindeki sorunların öğrenci gözünden (yani maruz kalan gözünden) dile getirilmesi, alan içindeki mekanizmaları da hareketlendirmiştir.

İyi de, ‘sorun’ neydi?

Kurulum aşamasından sonra artık iş, ‘sorun kokan’ şeyi gerçek anlamda sorunsallaştırmaya gelmişti. TÜÇEB, açılış etkinliğini  (05.03.2011) çeviri öğrencisinin en büyük sorunlarından birisiyle ‘şekillendirmek’ istiyordu: Türkiye’de Çeviri Eğitimi- Çeviri Eğitiminde Müfredatların Sorunsallaştırılması. Konusu kadar büyük, içeriği kadar ihtişamlı bir açılış gerçekleşti. Türkiye çeviribiliminde bir ilk yaşanıyor, çeviri öğrencileri ilk kez bu denli büyük bir organizasyonda bir araya geliyordu. Ankara’dan, İzmir’den, Mersin’den, Sakarya’dan, Edirne’den, İstanbul’dan yüzlerce çeviri öğrencisi bir araya gelmiş, akademisyenlerin ve dernek temsilcilerinin ağzından Türkiye’deki çeviri eğitiminin durumunu anlamaya çalışıyor ve bu eğitimi bir anlamda sorguluyordu. Çeviri öğrencileri ilk kez bu denli söz hakkı alıyor ve endişelerini kendileriyle aynı sorunları yaşayan öğrenci arkadaşları ile birlikte dile getiriyordu. Sonrasında TÜÇEB, aynı dönem içinde hız kesmeden, İzmir (28.04.2011), Ankara (17.05.2011) ve Edirne’de (22.05.2011) büyük etkinliklere imza attı (bkz. TÜÇEB websitesi). Yazın da boş durmamıştı TÜÇEB; İstanbul’da ‘Çeviribilim Atölyeleri’  gerçekleştirmiş, geleceğin çeviribilimcileriyle çeviribilimi anlamaya çalışmıştı.

TÜÇEB, sonraki yıl da (2011-2012), İstanbul’da düzenlediği Marmara Bölgesi Etkinliği (13.05.2012) ile hem edebiyat çevirisini hem de sektör- akademi ilişkisini konu edinen iki oturumlu bir etkinlik düzenleyerek çeviri öğrencilerini bir araya getirmişti.  Hemen ardından, kuruluşundan beri dilinden düşürmediği,  ‘TÜÇEB’in kuruluş amacı, alan içinde var olan sorunları öğrenci gözüyle olabildiğince saptamak, bunlara çözüm önerileri sunmak ve ilgili mekanizmaları harekete geçirmektir’ iddiasını gerçekleştirmek üzere, çeviri öğrencilerini Ankara’da buluşturmuş ve ‘ÇEVİRİ EĞİTİMİ’ üst başlığı çerçevesinde çeviri öğrencilerinin eğitim süreçlerinde karşılaştıkları problemleri ve eksiklikleri sunmalarına olanak sağlamıştır: TÜÇEB 1. Ulusal Çeviribilim Öğrenci Çalıştayı.

Güzel bir umut olmuştu TÜÇEB; çeviri öğrencileri ilk kez, organize bir şekilde alanlarına bu denli sahip çıkıyor, kendilerini ilgilendiren her konuyu sorgulamaya çalışıyordu. Türkiye’nin gelecekteki çevirmenleri ve çeviribilimcileri, alanlarına sahip çıktıklarını göstermek, çeviribilimi ve çevirmenlik mesleğini hak ettiği noktalara getirmek, kendilerini eğitmek, alanın var olan sorunları üzerinde tartışmak ve çözüm/ler üretmek için henüz öğrencilik yıllarında bir araya gelmişti. En büyük amacı, dayanışma ortamlarını sağlayarak ‘bilinçlenme ve bilinçlendirme’ çalışmalarını yürütmek olan TÜÇEB’in bunu ne derece başardığı sonraki yıllarda gözlemlenebilir bir olgu olacaktır elbette. Şu noktada tek bir gerçek var ki, çeviri öğrencileri elini taşın altına koymuş, ‘bir yerlerdeki sorunu’ artık ‘galibalara’ bırakmayıp, daha keskin bir şekilde dile getirmiştir.