Bir Sözlü Çeviri Vakası

*Aşağıdaki yazı, sözlü çeviri uygulamalarına yönelik bir tartışmayı amaçlamaktadır. Dolayısıyla ilgili vakanın gerçekleştiği yer/zaman belirtilmediği gibi, herhangi bir kişi adı da verilmemiştir.

Yazılı çeviri dünyasında sıkça duyulan bazı cümleler vardır. “Çeviri kokmak” derler mesela, çeviri olduğunu fazlaca hissettiren metinlerden rahatsız olunur. Türkçe bir şey okur gibi okunsun isterler. “Yazarın dili su gibi akıyor” denir, o akan dilin çevirmenin kelimeleri olduğu unutulur bazen. Makbul olan bu mudur, değil midir tartışmasına girmeyeceğim. Ancak, çevirmenin belli bir dereceye kadar metinle ve yazarla özdeşleşmesinin beklendiği hissedilebilen bir durumdur. Bu özdeşleşmenin derecesi ve yoğunluğu ise bazen sakıncalı olabilir. Çevirmen yazarla kendini o denli bir tutar ki, yazılanlara müdahale edip, “böyle yazmış ama bence böyle demek istiyor” hissine kapılabilir. Yıllardır yazılı çeviri piyasasında yer alan insanlarla ettiğim sohbetlerde, bu tehlikeli suların bazen çok cazip göründüğünü dile getirirler. Çok sevdiği ve çok okuduğu bir yazarı çevirmeye girişen bir çevirmenin, “onu en iyi ben anlarım” duygusuyla çeviriye başlaması bazen metne müdahalenin sınırlarını belirsiz hale getirebilir. Ne var ki, bu çeviriler bile zaman zaman okurlar tarafından fark edilmeyebilir. Peki, aynı “görünürlük” sözlü çeviride de ortaya çıkarsa, o zaman ne olur?

Bir süre önce katıldığım bir toplantıda, kendisini konuşmacı ile özdeşleştirme meselesinde bir dünya markası olabilecek bir çevirmene denk geldim. Daha önce de pek çok sözlü çeviriye tanıklık etmiş, hatta zaman zaman kabine dönüp çevirmeni izlemişliğim vardır. Örneğin, birkaç sene önce bir İspanyol yazarın söyleşisinde eş zamanlı çeviri yapan çevirmeni büyük bir zevkle dinlemiş ve izlemiştim. Kabinin içindeki rahatlığı, ses tonunun kusursuzluğu,  kimi zaman elleriyle söylevini güçlendiren hali ve yer yer İspanyolcasına kulak verdiğim için dilbilgisel olarak bulduğu çözümler beni çok etkilemişti. Ben buradayım diye bağırmasına gerek kalmadan varlığı fark ediliyordu. Kendisi, çeviribilim eğitimi almış ve İspanyolca üzerine yoğunlaşmış bir çevirmendi; imrenmiştim.

Geçenlerde tanık olduğum ardıl çeviri hadisesinde ise, konuşmacıdan daha çok öne çıkan bir çevirmen söz konusuydu. Asıl mesleği çevirmenlik miydi, ne yazık ki bilmiyorum. Ancak hitabet sanatında konuşmacıdan daha ileri bir noktada durduğunu kestirebiliyorum. Konuşmacının Türkiye ziyaretini hevesle bekleyen ve koca salonu dolduran insanların da benimle aynı hislerde olduğunu düşünüyorum. Böylesine önemli bir toplantı için, bir sosyal medya sitesi üzerinden “gönüllü çevirmen” arayışına girilmesi, daha toplantıya giderken gerilmeme neden olmuştu.  Ya sırf parasal nedenlerden ötürü, bulunan ilk çevirmenle çalışılacak ve bir konuşma ziyan olacaktı ya da konuşmacıya hayranlığı nedeniyle çalışmayı göze alacak bir profesyonel bulunacaktı. Gerçekleşen hangisiydi, hâlâ çok emin değilim.

Niye bir çeviribilim öğrencisini rahatsız ediyordu peki bu çeviri? En çok sıkıntı yaratan ve bu nedenle aklımda kalan durumları sizinle paylaşmak istiyorum. Konuşmada geçen bazı kavramlar herkesçe anlaşılabilirken veya ufak bir parantez açarak açıklanabilecekken gerekenden uzun açıklamalar gerçekleşti. Anlaşılabilecek kavramları örneklemek, konuşmanın akışını aksatarak zaten kısıtlı olan zamanın daha da verimsizleşmesine neden oldu. “Keyfine düşkün insanlar” olarak ifade edilebilecek bir kavramın geçtiği sırada “hani Türkçede argo olarak ‘sefa bir şeyi’ dediğimiz şey var ya, o işte” açıklaması zihnime kazındı mesela. Yersiz ve izleyicinin dikkatini dağıtacak bir şeydi bu. İster istemez salondan kahkahalar yükseldi. Konuşmacı ise oldukça şaşkındı ve neler oluyor diye uzun uzun bakındı etrafına. Kelime oyunları, espriler yapmayı çok seven bir konuşmacıydı, evet; ama bu cümlesinde bu kadar gülünecek ne vardı ki? Konuşmacının da kafasının karıştığını hissettiğim bir andı bu. Kendisine herhangi bir açıklama da yapılmadı doğal olarak.

Konuya hâkimiyet konusunda eleştirebileceğimi hissetmiyorum. Zor bir konuydu ve terimlerin pek çoğunu oldukça iyi kotardı. Ancak konuşmacı oldukça modern bir İngilizce kullanırken ve çok anlaşılır konuşurken, çevirmenin, salonun yaş ortalamasını düşündüğümüzde anlaşılması oldukça güç olacak Osmanlıca karşılıklar kullanması etrafımdan “ne dedi ki bu şimdi” sorularının yükselmesine neden oldu. O sırada telefonlarından kelime araştıranlar, not defterine not edip cümleyi evde anlayacak olanlar şeklinde çeşitli mağdurlar söz konusuydu. Benim eski kelimelerle bir derdim yok, hatta kullanmayı ve dinlemeyi de çok severim; ancak nasıl ki yazılı çeviride hedef kitlemize büyük önem veriyorsak, aynı özenin sözlü çeviride de gösterilmesi gerektiğini düşünüyorum. Salondaki yaşça büyük kimselerin zorluk çekmeden anladıkları, gençler için sorun oldu. Orta bir yol bulunabilirdi sanıyorum. Konuşma esnasında bu tür kullanımların ortamı gerdiğini de gözlemlemek mümkündü. Örneğin, bahsettiği bir durumun “…of nature” olduğunu, doğamızdan geldiğini ifade etmeye çalışmıştı konuşmacı. Tam bu esnada, çeviriye “fıtrat” krizi damgasını vurdu. Çeviriyi yaparken durup, dinleyenlere dönüp, fıtrat kelimesini bilip bilmediklerini sorması, açıklaması ve sonra her benzer kullanımda fıtratı kullanması gerçekten havasını değiştirdi salonun. Arapçadan gelen bu sözcüğün artık o kadar da sık kullanılmadığını tahmin etmek bir çevirmen için zor olmasa gerek. Konuşmacı bu durum için eski İngilizceden kalma bir tabir kullansa,  üslup gözeterek bu karşılığı kullanmayı yine bir derece anlayabilirdim sanıyorum. Ama yaşanan olay, çevirmenin dinleyicilere ders verdiği hissiyatını uyandırdı. Haliyle gözle görülür bir rahatsızlık ortaya çıktı dinleyiciler arasında.

Dinleyicilerle münakaşaya girmesi ise, “görünür çevirmen” olayının çok yanlış anlaşıldığını gösterir bir durumdu. İkinci oturumda, bazı kavramsal hatalar oldu çeviride. Dinleyicilerden bazıları da, böyle önemli bir konuşmanın anlaşılmasına katkıda bulunma isteğinden belki, bilemiyorum, müdahale ettiler. “Şöyle demek istiyor”, “aslında bunu diyor” gibi ifadeler karşısında ortam yine fazlasıyla gerildi. Çevirmen çeviriyi bırakıp, “o zaman öneriniz ne” diyerek dinleyiciye döndü. Bu gerginlikler esnasında çevrilmeyen, kaçan ve çok değerli olan ifadeler vardı… Ne yazık ki, konuşmacı da bu sürüp giden gergin havadan etkilendi. Bir süre sonra “neler oluyor biri bana da anlatabilir mi” diye araya girmek zorunda kalan konuşmacı, epey yıpranmış ve şaşırmış gözüküyordu. Bir daha Türkiye’ye gelirse, çevirmen konusunda önceden anlaşmaya varacağını hissediyorum. Aynı şekilde, yaşanan teknik sorunlara da çevirmenin birebir müdahale etme süreci biraz sancılı oldu. Cep telefonları yüzünden sorun çıkaran hoparlör ve mikrofonlara oldukça sert tepkiler veren, hatta çeviriyi kesip uyarılarını yapan çevirmen yine bazı kısımları çevirmedi, atladı, dikkatini sorunlara yönelttiği için önemli ayrıntıları kaçırdı. Mevcut cızırtılardan konuşmacı da rahatsız oldu, ancak sadece uyarıda bulundu. İzleyicilere “Konuşmacı benim için çok önemli, o yüzden çok iyi çevirmek istiyorum” diyen çevirmenin iyi niyetli olduğu belki ortadaydı, ancak iyi niyetinin sonuçları o kadar da iyi olmamıştı. Bence bu noktada çevirmen de meramını yanında oturan moderatöre sessizce iletip onun tarafından yapılacak tek ve kesin bir uyarıyı sağlamalıydı. Çevirmenin kendisinin duruma hâkim olma çabası konuşmayı oldukça aksattı. İngilizce bilmeyen ve büyük bir hevesle dinleyen insanların hayal kırıklığı yaşamış olabileceğini tahmin ediyorum.

Salonda, İngilizce bilenler için bile kâbusa dönen anlar da oldu ne yazık ki. Çevirmen konuşmacıyı o kadar sık böldü ki, bir süre sonra konuşmacının kendisi de durumdan endişe duymaya başladı. Çünkü tam heyecanlı heyecanlı bir şey anlatırken, çevirmenin müdahalesiyle susmak ve esprilerini bile yarım bırakmak zorunda kaldı. Konuşmacı arka arkaya iki tam cümle bile söyleyemeden sürekli onun sözünü kesen bir çevirmen, verimliliği gerçekten azalttı. Çünkü bu durumda sadece çeviri değil, İngilizce konuşma da bölük pörçük bir hale geldi. Pür dikkat dinlemeye ve not almaya çalışsam da gidişatın bağlamdan koptuğunu hissedebiliyordum. Daha da sıkıntı veren durum, esprilerin çoğunun havada kalmasıydı, kesik kesik anlatım ne dinleyiciyi mutlu etti ne de hevesle beklenen konuşmacıyı.

Sözün özü, yazılı çeviride genel anlamda hoş karşılanabilen özdeşleşme durumu sözlü çeviride büyük bir probleme dönüşebiliyormuş. Çevirmenin sesi gür çıksın, varlığı ortada olsun, değerimiz bilinsin mücadelemizde varılmak istenen noktanın böylesi bir çeviri olduğunu hiç sanmam. Yazımda ne çevirmenin ne de konuşmacının adını verdim. Amacım kimseyi rencide etmek değil çünkü bu yazıyı kaleme alırken. Tek istediğim, dengelerin tutturulabilmesi. Hem bir çevirmen hem de bir dinleyici olarak, böyle bir sözlü çeviriyi bir daha kaldırabileceğimi sanmıyorum.

Yazan: Damla Göl

Views All Time
Views All Time
402
Views Today
Views Today
1

5 thoughts on “Bir Sözlü Çeviri Vakası

  • 25 Aralık 2012 at 22:46
    Permalink

    Ardıl çevirmen olarak benim bile, çevirisini yapmadığım bir etkinlikte yüzümün kızarmasına yol açan bir vakaydı bu. Kasım ayında gerçekleşen bu etkinlik için gönüllü çevirmen arayışı ardından hanımefendide varsın karar kılınsındı, çeviri dediğin, “zaten” neydi ki?
    Damla Göl’ün incelikle paylaştığı durumu vaka yapan şey, oturma düzeninde bile kendini açığa çıkarır gibiydi: Konuşmacının, çevirmenin arkasında (evet arkasında!) bir kürsüde konumlandırılması, çevirmenin zaten gereğinden fazla görünmesine büyük bir katkıda bulunuyor, dahası çevirmenin konuşmacıyı dinlemesi ve ona odaklanabilmesi için bir ileri-bir geri yay misali hareket etmesine yol açıyordu. Fakat hoparlörlerden çıkan telefon cızırtılarının, toplantının ilk dakikalarında bir çevirmenin hassas mı hassas algısını bu kadar bozabilmesi, kuşku uyandırıcıydı. Anlatımını zenginleştiren üslup, çeviri yaparken harcaması gereken enerjinin yarısını aldığından olsa gerek, konuşmacıya kaçırdıklarını tekrarlatması (“men and women” gibi basit ifadeler) ve konuşmacıyı bile irrite etmesi, konuşmayı daha çok simültane-vari görmüş olacak ki pek de (dikkatli incelendiğinde) not almaması, bana daha çok “acaba bunlar çok normal ve ben mi abartıyorum?” dedirtebilirdi yine de. Çünkü böylesi bir ardıl çevirinin ne denli titizlik gerektirdiğini biliyor ve haksızlık etmek istemiyordum.
    Peki ya, bir süre sonra hoparlör cızırtılarına gittikçe daha fazla bozulmasını, koskoca bir salona fazlaca çaktıracak şekilde performansını düşürmesi için makul bulabilmesi; konuşmacıdan daha önemliymişçesine oflaması ve puflaması; eksik çevirmesine müteakip yanlış (bazen tam tersi) yorumlamalar yapması ardıl çeviride profesyonelliğin bir göstergesi miydi? Karmaşık bir terminolojiyi bu kadar iyi kotarması, dinleyiciler arasında yarattığı gerginliği göz ardı etmesine bir neden olabilir miydi? Profesyonel olmak ile “zaten” profesyonel olmak arasında bir fark yok muydu? Sözlü çeviri yapan kişi, “zaten” profesyonel olduğunda, bu şekilde davranma hakkı mı kazanıyordu? Akan burnunu ve kapıldığı öksürüğü; “zaten” hastalandığından kör göze parmak bir tutumla ve hatta “bakın durumum ortada” dermişçesine sergilemesi, moderatörden defalarca peçete istemesi, peçetenin toplantının ulu ortasında seyircilerden toplanmasını anlaşılır kılıyor muydu? Dinleyicinin gittikçe azalan güveninden mütevellit çeviriye müdahale edişi, çevirmenin bunların tümüne kulak vermesini ve birden dinleyiciyle birebir muhatap olmasını gerektirir miydi? Konuya ilgi duyması ve “zaten” konuşmacıyı çok sevmesi, konuşmacının bir iddiasına çok şaşırıp, konuşmacıya dönüp yorum yapmasını haklı çıkarır mıydı? Konuşmacının kurduğu uzun bir cümle üzerine, ellerini dua edercesine yukarı kaldırıp, espri yapıp havayı yumuşatmak amacıyla destur çekmesi de mi zaten profesyonelliğin getirdiği bir özgüvendi?
    Toplantı sonrasında bütün bunlara odaklanmaktan, konuşmacının ne anlattığıyla ilgili hiçbir fikrim olmadığını fark ettim. Dinleyici olarak ne ben, ne başkası çevirmene “zaten” pek tepki göstermemiş, hepimiz konuşmacıdan imza alma derdine düşmüştük. Yine de çevirmeni bulup kendisini tebrik ettim. Bana saatlerdir durmaksızın çeviri yaptığını, “zaten” normalde simültane çevirmen olduğunu belirtti. Demek ki, “zaten” profesyonel olmasının yanı sıra, bir de “zaten” simültane çevirmendi. Zaten hoparlör cızırtılı bir ortamda, zaten gönüllü aranan, zaten profesyonel, zaten simültaneci bir çevirmenin, profesyonel bir çerçevede zaten ardıl çeviri sunması, zaten burnu akıyorken ve yorgunken, zaten beklenemezdi belki de. Hem zaten dinleyiciler olarak biz de tepki falan vermemiştik. Çevirmenin görünmesi mi? Zaten görünür ki çevirmen!
    Acaba, dedim kendi kendime, bu etkinliği vaka haline getiren bütün bu “zaten”cilik olabilir miydi? Damla Göl bu soruya yanıt vermiş oldu. Ellerine, yüreğine, gözlemlerine sağlık!

    Reply
    • 26 Aralık 2012 at 00:07
      Permalink

      Bade Başer’in yorumu yazının tamamlayıcısı niteliğinde olmuş. Çok teşekkür ediyorum kendisine. Benim gözden kaçırdığım veya bilinçaltımın benden özenle gizlediği bazı durumlar da ardıl çevirmen bakışı ile ortaya konmuş oldu.

      Reply
  • 30 Aralık 2012 at 18:35
    Permalink

    Sanırım sorun çevirinin ‘tasarruf edilebilecek’ ilk kalem olarak görülmesinden kaynaklanıyor. Gözlemlediğim kadarıyla bir çok toplantı sahibi dekorasyondan bile tasarruf etmeden önce çeviriden tasarruf etmeyi akıl ediyor. Bunu da çevirinin tamamını tek tercümana yıkmak (zaten kahve araları var, efendime söyleyeyim yemek arası var, tek tercüman çok rahat yapar, alt tarafı 3 saat) veya gönüllü tercüman aramak (ingilizce bilen biri bulmamız zor olmasa gerek, her ingilizce bilen çeviri yapabilir ne de olsa, zaten zor bir şey yok, yaparsın yaparsın) gibi yaratıcı olduğunu zannettikleri yollarla yapmaya çalışıyorlar.

    Reply
  • 30 Aralık 2012 at 22:55
    Permalink

    Damlacigim,
    Oncelikle ellerine saglik bu guzel yazi icin. Bu durum icin kendi alanimdan baktigimda bir durum daha gozume carpiyor. Cevirmenin, konusmaci ya da yazar konumuna kendisini koyarken yasadigi empatik durum, beyinden beyine degisiklik gosterdigi icin reaksiyonlar buna gore sekilleniyor.

    Ellerine saglik diyorum. Basarilarinin devamini diliyorum.

    Sevgiler.

    Reply
  • 5 Ocak 2013 at 15:57
    Permalink

    Yazının kendisinden ve gelen yorumlardan anlaşıldığı kadarıyla sözlü çevirmenler arasında oldukça büyük yankılar uyandırmış bir durum yaşanmış, oradaki konukların neler hissettiğini bilemiyorum ancak okurken bile insan bir hayli geriliyor. Durumun yaşanmasında öncelikli nedenin Ufuk Bey tarafından tanımlanan maliyet yaklaşımı olduğunu düşünmekteyim. Bir diğer yanılgı kaynağı ise yabancı dil bilen herkesin çevirmenlik yapabileceği düşüncesidir. Bu iki husus biraraya geldiğinde konuya sadece maliyet açısından bakan ve hayatında çeviri sürecini hiç yaşamamış bir kişinin böyle ciddi bir performans için çevirmen arayışına girmesi durumu daha karmaşık hale getiriyor. İnanıyorum ki bu atamayı yapan kişi büyük olasılıkla olan biten sıkıntının farkında bile olmamıştır. Herşeyin ötesinde, bırakınız yabancı bir kişinin söylediklerinin çevirisinin yapılmasını, herhangi bir kişinin aynı dildeki konuşmasının yorumlanmasında bile algı farklılıklarına dayanan değişik yorumlar görülebilirken, konu çeviri olduğunda bu senkronizasyonu sağlayabilecek özelliklere sahip bir kişinin seçilmesi gerekmektedir. Konunun bu yönü, sözlü çevirinin başlıbaşına bir meslek olduğu yönündeki görüşümü desteklemektedir. Deneyimli bir yazılı çevirmen olmama rağmen hiç sözlü çeviri yapmadığım ve asla cesaret de edemeyeceğim için, sözlü çevirmenlerin yapabildiği gözlem ve eleştirileri yapmayı haddim olarak görmüyorum ancak durum salondaki konukları bile rahatsız edecek hale gelmesi ve daha da önemlisi çevirmenin konukları karşısına alacak şekilde münakaşa edecek ölçüsüz cesarete ve aşırı özgüvene sahip olması meslek ahlakı ilkelerinin önemini akla getirmektedir. Bu vesileyle gerek simultane gerekse ardıl çeviri yapabilen çok değerli meslektaşıma duyduğu derin ve büyük saygıyı bir kez daha arz etmek istiyorum.

    Reply

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.