Tercümenin Görünmez Kuralları

Tercümenin Görünmez Kuralları

Dragosfer’de bu hafta sizler için sözlü çeviri alanında deneyimli çevirmen Eser Tözüm ile söyleştik.  21 Kasım 1979 İstanbul doğumlu olan Eser Tözüm ulusal ve uluslararası platformlarda freelance konferans tercümanlığı yapmaktadır. Amsterdam Üniversitesi Sosyal ve Davranış Bilimleri Fakültesi İletişim Bilimlerinden mezun olduktan sonra yüksek lisans eğitimini Amsterdam Üniversitesinde tamamlayan Eser Tözüm, ana dili olan Türkçe dışında  Almanca, Felemenkçe, Fransızca, İngilizce, İspanyolca,  İtalyanca, Latince ve Portekizce dillerinde çeviri yapmaktadır. Geçen haftalarda konu ettiğimiz “Bir Sözlü Çeviri Vakası” yazısında çeviri pratiğine yönelik kimi eleştiriler getirilmişti. Bu hafta, bu önceki tartışmadan hareketle sözlü çevirinin görünmez kurallarına değinelim istedik. Bu kurallar büsbütün görümez değil elbette; ancak akademi dışında öğrenilmesi zaman alan, alanda çalışanlar ile dirsek teması içinde daha kolay öğrenilecek olan ilkeler. Çeviri esnasında bir çevirmenin yapması ve yapmaması gerekenler nelerdir, simultane ve ardıl çeviride kurallar ve koşullar ne kadar değişiklik gösterir, gelin Eser Tözüm’den dinleyelim.

Dragosfer: Çevirmenin toplantıya, oturuma geç kalması hangi noktaya kadar insanî nedenlere bağlanabilir? Peki ya çevirmen, bir toplantının arka arkaya iki oturumuna da geç kalırsa? Tercümanlar disiplinli mi size göre bu konuda?

Eser Tözüm: Toplantıdaki katılımcılar arasındaki iletişim tamamen çevirmen üzerinden yürüyeceği için çevirmenin geç kalma gibi bir lüksü yoktur. Hatta çevirmen her daim toplantının başlangıç saatinden daha erken salonda olmalıdır ki teknik test yapılsın, diğer hazırlıklar gerçekleşsin. Tercümanların meslek gereği bu konuda oldukça disiplinli olduklarını düşünüyorum.

Dragosfer: Kılık kıyafet meselesi. Malum, çevirmenin bir “iş kıyafeti” yok. Peki bir iş toplantısına giderken ayrı, üniversite konferanına giderken ayrı, fısıltı çevirisi yapmak üzere bir davete giderken farklı mı giyinir çevirmen? Bir kadın olarak çevirmenin giyim tarzına müdahalede sınırlar nedir?

Eser Tözüm: Çevirmen her daim reprezentabl, bakımlı ve şık olmalıdır. Basın toplantılarında mutlaka ceket giymelidir, diğer tür toplantılarda ise sade bir iş kıyafeti tercih edilmelidir. Müşteri genelde çevirmenin profesyonelliğine güvenerek önceden kıyafetle ilgili yönlendirme yapmaz. Bir kadın çevirmenin giyimindeki sınırları tanımlamak gerekirse bu kişiden kişiye değişir. Şahsi görüşüme göre iş esnasında dekolte veya mini etek giymemekte fayda var.

Dragosfer: Ardıl çeviride konuşmayı bölme sıklığı. Kabul edilen konuşma uzunluğu nedir ardıl çeviri için? Konuşmacı çok sık bölünürse ne olur? Bu standartlar konusunda, konuşmacılara ne dereceye kadar ısrarcı olunabilir?

Eser Tözüm: Çevirinin amacı insanlar arasındaki iletişimi sağlamak olduğu için ve insanların dikkati belli bir noktadan sonra dağıldığından dolayı diyaloğu toparlamak adına yeri geldiğinde konuşmacıyı bölmek gerekebilir. En güzeli toplantı öncesinde konuşmacıyla görüşüp belli aralıklarla çeviriye fırsat vermek için konuşmasına ara vermesini hatırlatmaktır. Böylece konuşmacı tercümanla tanışmış olur, konuşması esnasında çeviriyi hesaba katar. Ardıl çeviride konuşmacı durmaksızın 5-6 cümleyi aşıyorsa devreye girip çeviriyi yapıyorum. Televizyonda canlı yayında çeviri esnasında not alma imkanı olmadığı için bilgileri hafızada tutarak çeviri yapıyorum. Eğer konuşma hızı ve toplantı ortamı not almaya müsaitse konuşmacıyı bölmeden anahtar kelimeleri not alarak çeviri yapıyorum.

Dragosfer: İzleyici ve düzenleyiciler ile diyalog. İzleyicinin çeviriyi düzeltmeye başlaması neyin göstergesidir? Tercüman bu durumu nasıl karşılar, karşılamalıdır? İzleyiciye cevap vermeye başlamak, çevirinin niteliğini nasıl etkiler? Salonun fiziki koşulları ile ilgili meseleler ile çevirmen nasıl başa çıkar, çıkmalıdır? Ses sisteminde bir sorun olduğunu, cep telefonlarının hoparlörleri çınlattığını, hatta en temel gerekliliklerin karşılanmadığını varsayalım; ne yapmalı çevirmen?

Eser Tözüm: İzleyicilerin çeviriyi düzeltmesi hiç başıma gelmemiş bir durumdur. Eğer böyle bir durum söz konusuysa çevirmen konuya yeterince hakim olmayabilir veya gerekli hazırlığı yapmamış olabilir. Bazı durumlarda tercümanla alakası olmayabilir, tamamen katılımcıların yersiz müdahalesi de olabilir. Böyle bir durumda tercüman konsantresini bozmadan çeviriye devam etmelidir. Salonun fiziki koşulları, ses sistemi gibi konularda tercüman gerekli müdahaleyi yapıp düzgün bir çeviri yapabilmek için temel gerekliliklerin karşılanması konusunda kararlı bir tutum sergilemelidir. Simultane çeviride temel gereksinimler: ses geçirmeyen profesyonel simultane çeviri kabini, düzgün çalışan ekipman, kabin içerisinde yeterli ışıklandırma ve bol miktarda içme suyu. Ardıl çeviride konuşmacının sesinin iyi duyulması önem taşımaktadır.

Dragosfer: Konuşmacının anlattıklarını açımlamalı mıdır çevirmen? Parantez açarak bazı kavramları dinleyiciye derinlemesine anlatmaya kalkarsak ne olur? Peki ya dil kullanımı? Eski Türkçe sözcüklerin ağır bastığı bir üslup kullanmak “caiz” midir? Türkçe telaffuzu ile okunabilecek İngilizce sözcüklere hangi durumlarda yaslanabilir çevirmen? Öztürkçe, eski Türkçe, Türkilizce konusunda nerede durmalı?

Eser Tözüm: Konuşmacı ne söylüyorsa çevirmen de onu çevirmelidir. Anlatılanları açımlamak, parantez açmak vs. çok tercih edilen bir durum değildir. Ancak ardıl çeviri esnasında izleyici anlatılanları anlamadığını dile getirip açıklama talep ediyorsa, konuşmacıyla beraber ikinci bir açıklamada bulunabilinir. Günümüzün Türkçesinde modern çağın kelimelerini içine alan, Türk Dil Kurumunun onayladığı kelimelerden yola çıkarak çeviri yapılmalıdır. Kendi adıma Türkçe telaffuzla İngilizce sözcükleri okumak söz konusu olamaz. Çeviri esnasında eski Türkçe veya Türkilizce kullanmaktan kaçınılmalıdır.

Dragosfer: Teşekkürler. Mesleğe yeni başlamış çevirmenler için deneyimli bir çevirmenin bu konulara değinmesi bizce çok önemli. Benzer durumlarda ne yapılması gerektiğine dair faydalı olduğunu düşünüyoruz bu söyleşinin.

Bir Sözlü Çeviri Vakası

Bir Sözlü Çeviri Vakası

*Aşağıdaki yazı, sözlü çeviri uygulamalarına yönelik bir tartışmayı amaçlamaktadır. Dolayısıyla ilgili vakanın gerçekleştiği yer/zaman belirtilmediği gibi, herhangi bir kişi adı da verilmemiştir.

Yazılı çeviri dünyasında sıkça duyulan bazı cümleler vardır. “Çeviri kokmak” derler mesela, çeviri olduğunu fazlaca hissettiren metinlerden rahatsız olunur. Türkçe bir şey okur gibi okunsun isterler. “Yazarın dili su gibi akıyor” denir, o akan dilin çevirmenin kelimeleri olduğu unutulur bazen. Makbul olan bu mudur, değil midir tartışmasına girmeyeceğim. Ancak, çevirmenin belli bir dereceye kadar metinle ve yazarla özdeşleşmesinin beklendiği hissedilebilen bir durumdur. Bu özdeşleşmenin derecesi ve yoğunluğu ise bazen sakıncalı olabilir. Çevirmen yazarla kendini o denli bir tutar ki, yazılanlara müdahale edip, “böyle yazmış ama bence böyle demek istiyor” hissine kapılabilir. Yıllardır yazılı çeviri piyasasında yer alan insanlarla ettiğim sohbetlerde, bu tehlikeli suların bazen çok cazip göründüğünü dile getirirler. Çok sevdiği ve çok okuduğu bir yazarı çevirmeye girişen bir çevirmenin, “onu en iyi ben anlarım” duygusuyla çeviriye başlaması bazen metne müdahalenin sınırlarını belirsiz hale getirebilir. Ne var ki, bu çeviriler bile zaman zaman okurlar tarafından fark edilmeyebilir. Peki, aynı “görünürlük” sözlü çeviride de ortaya çıkarsa, o zaman ne olur?

Bir süre önce katıldığım bir toplantıda, kendisini konuşmacı ile özdeşleştirme meselesinde bir dünya markası olabilecek bir çevirmene denk geldim. Daha önce de pek çok sözlü çeviriye tanıklık etmiş, hatta zaman zaman kabine dönüp çevirmeni izlemişliğim vardır. Örneğin, birkaç sene önce bir İspanyol yazarın söyleşisinde eş zamanlı çeviri yapan çevirmeni büyük bir zevkle dinlemiş ve izlemiştim. Kabinin içindeki rahatlığı, ses tonunun kusursuzluğu,  kimi zaman elleriyle söylevini güçlendiren hali ve yer yer İspanyolcasına kulak verdiğim için dilbilgisel olarak bulduğu çözümler beni çok etkilemişti. Ben buradayım diye bağırmasına gerek kalmadan varlığı fark ediliyordu. Kendisi, çeviribilim eğitimi almış ve İspanyolca üzerine yoğunlaşmış bir çevirmendi; imrenmiştim.

Geçenlerde tanık olduğum ardıl çeviri hadisesinde ise, konuşmacıdan daha çok öne çıkan bir çevirmen söz konusuydu. Asıl mesleği çevirmenlik miydi, ne yazık ki bilmiyorum. Ancak hitabet sanatında konuşmacıdan daha ileri bir noktada durduğunu kestirebiliyorum. Konuşmacının Türkiye ziyaretini hevesle bekleyen ve koca salonu dolduran insanların da benimle aynı hislerde olduğunu düşünüyorum. Böylesine önemli bir toplantı için, bir sosyal medya sitesi üzerinden “gönüllü çevirmen” arayışına girilmesi, daha toplantıya giderken gerilmeme neden olmuştu.  Ya sırf parasal nedenlerden ötürü, bulunan ilk çevirmenle çalışılacak ve bir konuşma ziyan olacaktı ya da konuşmacıya hayranlığı nedeniyle çalışmayı göze alacak bir profesyonel bulunacaktı. Gerçekleşen hangisiydi, hâlâ çok emin değilim.

Niye bir çeviribilim öğrencisini rahatsız ediyordu peki bu çeviri? En çok sıkıntı yaratan ve bu nedenle aklımda kalan durumları sizinle paylaşmak istiyorum. Konuşmada geçen bazı kavramlar herkesçe anlaşılabilirken veya ufak bir parantez açarak açıklanabilecekken gerekenden uzun açıklamalar gerçekleşti. Anlaşılabilecek kavramları örneklemek, konuşmanın akışını aksatarak zaten kısıtlı olan zamanın daha da verimsizleşmesine neden oldu. “Keyfine düşkün insanlar” olarak ifade edilebilecek bir kavramın geçtiği sırada “hani Türkçede argo olarak ‘sefa bir şeyi’ dediğimiz şey var ya, o işte” açıklaması zihnime kazındı mesela. Yersiz ve izleyicinin dikkatini dağıtacak bir şeydi bu. İster istemez salondan kahkahalar yükseldi. Konuşmacı ise oldukça şaşkındı ve neler oluyor diye uzun uzun bakındı etrafına. Kelime oyunları, espriler yapmayı çok seven bir konuşmacıydı, evet; ama bu cümlesinde bu kadar gülünecek ne vardı ki? Konuşmacının da kafasının karıştığını hissettiğim bir andı bu. Kendisine herhangi bir açıklama da yapılmadı doğal olarak.

Konuya hâkimiyet konusunda eleştirebileceğimi hissetmiyorum. Zor bir konuydu ve terimlerin pek çoğunu oldukça iyi kotardı. Ancak konuşmacı oldukça modern bir İngilizce kullanırken ve çok anlaşılır konuşurken, çevirmenin, salonun yaş ortalamasını düşündüğümüzde anlaşılması oldukça güç olacak Osmanlıca karşılıklar kullanması etrafımdan “ne dedi ki bu şimdi” sorularının yükselmesine neden oldu. O sırada telefonlarından kelime araştıranlar, not defterine not edip cümleyi evde anlayacak olanlar şeklinde çeşitli mağdurlar söz konusuydu. Benim eski kelimelerle bir derdim yok, hatta kullanmayı ve dinlemeyi de çok severim; ancak nasıl ki yazılı çeviride hedef kitlemize büyük önem veriyorsak, aynı özenin sözlü çeviride de gösterilmesi gerektiğini düşünüyorum. Salondaki yaşça büyük kimselerin zorluk çekmeden anladıkları, gençler için sorun oldu. Orta bir yol bulunabilirdi sanıyorum. Konuşma esnasında bu tür kullanımların ortamı gerdiğini de gözlemlemek mümkündü. Örneğin, bahsettiği bir durumun “…of nature” olduğunu, doğamızdan geldiğini ifade etmeye çalışmıştı konuşmacı. Tam bu esnada, çeviriye “fıtrat” krizi damgasını vurdu. Çeviriyi yaparken durup, dinleyenlere dönüp, fıtrat kelimesini bilip bilmediklerini sorması, açıklaması ve sonra her benzer kullanımda fıtratı kullanması gerçekten havasını değiştirdi salonun. Arapçadan gelen bu sözcüğün artık o kadar da sık kullanılmadığını tahmin etmek bir çevirmen için zor olmasa gerek. Konuşmacı bu durum için eski İngilizceden kalma bir tabir kullansa,  üslup gözeterek bu karşılığı kullanmayı yine bir derece anlayabilirdim sanıyorum. Ama yaşanan olay, çevirmenin dinleyicilere ders verdiği hissiyatını uyandırdı. Haliyle gözle görülür bir rahatsızlık ortaya çıktı dinleyiciler arasında.

Dinleyicilerle münakaşaya girmesi ise, “görünür çevirmen” olayının çok yanlış anlaşıldığını gösterir bir durumdu. İkinci oturumda, bazı kavramsal hatalar oldu çeviride. Dinleyicilerden bazıları da, böyle önemli bir konuşmanın anlaşılmasına katkıda bulunma isteğinden belki, bilemiyorum, müdahale ettiler. “Şöyle demek istiyor”, “aslında bunu diyor” gibi ifadeler karşısında ortam yine fazlasıyla gerildi. Çevirmen çeviriyi bırakıp, “o zaman öneriniz ne” diyerek dinleyiciye döndü. Bu gerginlikler esnasında çevrilmeyen, kaçan ve çok değerli olan ifadeler vardı… Ne yazık ki, konuşmacı da bu sürüp giden gergin havadan etkilendi. Bir süre sonra “neler oluyor biri bana da anlatabilir mi” diye araya girmek zorunda kalan konuşmacı, epey yıpranmış ve şaşırmış gözüküyordu. Bir daha Türkiye’ye gelirse, çevirmen konusunda önceden anlaşmaya varacağını hissediyorum. Aynı şekilde, yaşanan teknik sorunlara da çevirmenin birebir müdahale etme süreci biraz sancılı oldu. Cep telefonları yüzünden sorun çıkaran hoparlör ve mikrofonlara oldukça sert tepkiler veren, hatta çeviriyi kesip uyarılarını yapan çevirmen yine bazı kısımları çevirmedi, atladı, dikkatini sorunlara yönelttiği için önemli ayrıntıları kaçırdı. Mevcut cızırtılardan konuşmacı da rahatsız oldu, ancak sadece uyarıda bulundu. İzleyicilere “Konuşmacı benim için çok önemli, o yüzden çok iyi çevirmek istiyorum” diyen çevirmenin iyi niyetli olduğu belki ortadaydı, ancak iyi niyetinin sonuçları o kadar da iyi olmamıştı. Bence bu noktada çevirmen de meramını yanında oturan moderatöre sessizce iletip onun tarafından yapılacak tek ve kesin bir uyarıyı sağlamalıydı. Çevirmenin kendisinin duruma hâkim olma çabası konuşmayı oldukça aksattı. İngilizce bilmeyen ve büyük bir hevesle dinleyen insanların hayal kırıklığı yaşamış olabileceğini tahmin ediyorum.

Salonda, İngilizce bilenler için bile kâbusa dönen anlar da oldu ne yazık ki. Çevirmen konuşmacıyı o kadar sık böldü ki, bir süre sonra konuşmacının kendisi de durumdan endişe duymaya başladı. Çünkü tam heyecanlı heyecanlı bir şey anlatırken, çevirmenin müdahalesiyle susmak ve esprilerini bile yarım bırakmak zorunda kaldı. Konuşmacı arka arkaya iki tam cümle bile söyleyemeden sürekli onun sözünü kesen bir çevirmen, verimliliği gerçekten azalttı. Çünkü bu durumda sadece çeviri değil, İngilizce konuşma da bölük pörçük bir hale geldi. Pür dikkat dinlemeye ve not almaya çalışsam da gidişatın bağlamdan koptuğunu hissedebiliyordum. Daha da sıkıntı veren durum, esprilerin çoğunun havada kalmasıydı, kesik kesik anlatım ne dinleyiciyi mutlu etti ne de hevesle beklenen konuşmacıyı.

Sözün özü, yazılı çeviride genel anlamda hoş karşılanabilen özdeşleşme durumu sözlü çeviride büyük bir probleme dönüşebiliyormuş. Çevirmenin sesi gür çıksın, varlığı ortada olsun, değerimiz bilinsin mücadelemizde varılmak istenen noktanın böylesi bir çeviri olduğunu hiç sanmam. Yazımda ne çevirmenin ne de konuşmacının adını verdim. Amacım kimseyi rencide etmek değil çünkü bu yazıyı kaleme alırken. Tek istediğim, dengelerin tutturulabilmesi. Hem bir çevirmen hem de bir dinleyici olarak, böyle bir sözlü çeviriyi bir daha kaldırabileceğimi sanmıyorum.

Yazan: Damla Göl

Yeni Başlayanlar İçin Sözlü Çeviri*

Yeni Başlayanlar İçin Sözlü Çeviri*

*Dragosfer’de bu hafta, sözlü çeviri alanının genç çevirmenlerinden Ufuk Yılmaz ile söyleştik. Alanı merak edenler, ilk adımı atmakta mütereddit olanlar için buyrun “yeni başlayanlar için sözlü çeviri” başlıklı söyleşimize!

Ufuk Yılmaz ile Söyleşi

Dragosfer – Merhaba. Okullu bir çevirmen olarak sözlü çeviriye yöneldiğiniz dönem ile başlayabilir miyiz? Nasıl bir eğitim sürecinden geçtiniz?

Ufuk Yılmaz – Pratiğe dönük ardıl ve simultane çeviri uygulamaları: bazen kabine girip BBC’yi çevirmek, bazen başbakanın konuşmasını ardıl çevirmek; kuram okumaları: örneğin toplum çevirmenliğinin sosyal yönü, etik yönü, çevirinin farklı modlarında beynin aktif/pasif olan bölgeleri; gerçek toplantı ortamlarına gidip gözlem yapmak ve not tutmak; ve uluslararası kurumlara (BM, AB vb) dair bilgiler gibi öğeleri içeren kapsamlı bir eğitim sürecinden geçtik.

Dragosfer – Sözlü çeviri hakkında öğrendikleriniz ile ilk iş deneyiminizden itibaren “saha”da gördükleriniz ne derece örtüştü? Kabin deneyimi, kitabî bilgiyi dönüştürdü mü?

Ufuk Yılmaz – Boğaziçi Çeviribilim’in üyesi olduğu EMCI (Avrupa Konferans Çevirmenliği Yüksek Lisans Birliği) programı, derslerin sahadan gelen hocalar tarafından verilmesini zorunlu kılıyor. Dolayısıyla hoca derste söylediği her şeyi, 2 saat önce çıktığı toplantıda yaşamış oluyor.

Dragosfer – Size göre simultane çevirmen ile ardıl çevirmen iki farklı kişilik, yahut iki farklı eğitim mi gerektirir? Yani her simultaneci bir ardıl çevirmen, her ardıl çevirmen bir simultaneci olabilir mi?

Ufuk Yılmaz – Birbirine benzer yetenekler gerektirmekle birlikte, her ikisinin kendine has zorlukları ve bu zorluklarla başa çıkma yolları var. Ardıl çeviri yapmakta gönülsüz olan çok simultane çevirmen vardır, çünkü ardıl çeviride görüntünüzle, kıyafetinizle, makyajınızla, el kol hareketlerinizle… toplantının bir parçası olursunuz, simultane çeviride ise nispeten daha izolesinizdir.

Dragosfer – Bir uzmanlık alanı seçmeye nasıl karar verdiniz? Bu konuda daha çok piyasa mı yönlendiriyor genç çevirmenleri? Tek bir uzmanlık alanı mı daha olanaklı, yoksa “yedek” uzmanlık alanları iş hayatında daha mı gerçekçi?

Ufuk Yılmaz – Olayların doğal akışı kısa kariyerim içinde beni şimdilik ekonomi, spor, yönetim gibi alanlara eğilmeye itti, şimdi de bu alanların sayısını arttırmaya çalışıyorum. Uzmanlaştığım alanlarda, örneğin ekonomide, finansçılarla birlikte oturup bir konuşma dinleyip tamamına yakınını anlayabiliyor, onlar gibi soru sorabiliyorum. Yazılı çeviriye benzer şekilde sözlü çeviride de talep ve kişisel ilgi alanları çevirmeni birden fazla alanda uzmanlaşmaya teşvik edecektir.

Dragosfer – Sözlü çeviriye başlamadan bir gün önceki/birkaç saat önceki son hazırlıklarınız nelerdir? Müşteriler, çevirmenin önceden hazırlanması gerektiğini biliyor mu her zaman?

Ufuk Yılmaz – Müşteriler maalesef çevirmenin konuya önceden hazırlanmasının faydalı olacağını çoğu zaman bilemiyorlar. Hatta sözlü veya yazılı çevirinin genel olarak hazırlık gerektirebilecek bir şey olduğunu da düşünemeyenler oluyor. Bir dilde duyduğunu başka dilde söylemenin, konuşmaktan çok da zor olmaması gerektiğine kanaat getirenler var. İdeal olan toplantının öncesinde ve toplantı boyunca sürekli öğrenmek, toplantıdan sonra da öğrendiklerinizi derlemektir.

Dragosfer – Bugünden ilk kabin deneyiminize baktığınızda, sözlü çevirmenin evrim süreci sizce nasıl? Kabine alışma, kendine güven, ses tonuna hakimiyet, kabin arkadaşıyla çalışma vb. konulara alışmak ne kadar zaman alıyor takriben?

Ufuk Yılmaz – Saydığınız ‘temel’ yetilerin ilk düzeyde oturması bence en az 2  sene gerektiriyor. Bu süre zarfında ve sonrasında tercümanın kendinden daha tecrübeli bir tercümanla kabine girmesi ve usta-çırak ilişkisi içinde sürekli öğrenmeye açık olması şart. Onun ardından mesleki gelişim ömür boyu devam ediyor.

Dragosfer – Dil kullanımlarıyla ilgili gözlemleriniz nelerdir? Her konuşmacının Türkçesi/İngilizcesi anlaşılır oluyor mu? Sözü uzatıp anlatım bozukluğu silsilesi yaratan konuşmacılar karşısında çevirmenin kaçış yolları var mıdır?

Ufuk Yılmaz – Her konuşmacının kendine has zorlukları var. Türkçe düşünerek ingilizce konuşan konuşmacılar, hızlı konuşan konuşmacılar, mikrofona üfüren konuşmacılar, heyecanlanan konuşmacılar, konuşmayıp kağıttan okuyan konuşmacılar… Sanırım kolay konuşmacı diye bir şey yok. Teknik olarak, Türkçe konuşan konuşmacı nasıl konuşursa konuşsun, kelimelerin yutsa da, aksanlı da konuşsa, her söylediğini anlamanız lazım. Ama aynı zamanda cümleyi ne kadar uzatırsa o kadar beliğ olacağını düşündüğü için, bazen her cümlesi bir paragraf olabiliyor. Ve siz umutsuzca paragrafın sonunda gelecek o ufacık fiile muhtaçsınız. Diğer taraftan İngilizce konuşan konuşmacı İngilizceyi sonradan öğrenmiş ve bozuk bir aksanla konuşuyorsa bu bir zorluk olduğu gibi, ana dili İngilizce olan konuşmacı da daha önce hiç duymadığınız (ve de duymayacağınız) deyimleri veya kullanımları arka arkaya dizebiliyor. Konuşmacıyla başabaş gitmek yerine onu devamlı birkaç saniye geriden takip etmek birçok durumda işe yarayabilir. Ama her zaman mümkün olmayabilir, örneğin konuşmacı çok yavaş konuşuyorsa. Herbiri için çevirmenin alet kutusundan bir çözüm bulup çıkarması gerek.

Dragosfer – Son soru: örneğin ağır biçimde eski Türkçe sözcük kullanan bir konuşmacı, yahut Türkçeye tam bir çevirisi olmayan uluslararası geçerlilikte sözcükleri tercih eden yabancı bir konuşmacı olması durumunda neler yapıyorsunuz? Bu tip durumlar çeviri sürecini nasıl etkiliyor?

Ufuk Yılmaz – Eski Türkçe kelimelerle sıkıntı yaşamıyorum. Türkçe’de karşılığı olmayan kelimeler kullanılırsa da başa çıkmanın belli başlı yolları var. Özellikle o alanda çalışan, o alanda konuşan kişilerin tercih ettikleri kelimeleri bulup öğrenip onları tercih etmekte ve insanlara alışık oldukları kelime ve kullanımlarla hitap etmekte büyük yarar var. Ama güçlük ne olursa olsun, hiçbir şeyin çeviri sürecini olumsuz etkilemesine izin verilmiyor ve o çeviri, iletişim kurabilmek için kedisini bekleyen dinleyicilere bir şekilde ulaştırılıyor.

Dragosfer – Teşekkür ederiz. Sözlü çeviriyi düşünen öğrenciler için faydalı bir söyleşi olduğunu umuyoruz.