Mütercim Tercümanlık’tan Çeviribilim’e?

Mütercim Tercümanlık’tan Çeviribilim’e?

Bugün, ‘çeviri olgusu ve çeviri eğitiminin’ akademik düzlemdeki yansımasının ‘Mütercim Tercümanlık ve/veya Çeviribilim’ olarak isimlendirildiğini görmekteyiz. Üniversiteye ve bölüme yeni başladığımda bu iki isimlilik hep kafamı kurcalamıştı. Bu konu üzerine biraz araştırma yaptığımda ise aklıma çok daha yeni ve henüz cevaplayamadığım birçok soru daha geldi. ‘Niye bu iki isim kullanılıyor’ sorusundan çıkıp, ‘bu iki isim aslında neleri kapsıyor, neleri yansıtıyor; neleri kapsamalı, neleri yansıtmalı’ sorularına doğru devam etti bu araştırma süreci.

Benim açımdan en önemli sorun ise, bu kavramsal ve yapısal çatışma ya da karmaşaların, müfredatları ve çeviri öğrencilerini ne denli etkilediği idi.

Çeviriden Çeviribilime

Ülkemizde 1980 öncesi dönemde (Cumhuriyetin kuruluşuna kadar geriye gidebiliriz), çeviri çalışmaları dilbilimin uygulamalı bir dalı olarak görülüyordu. Çevirinin uygulamalı alanına yoğunlaşılmış, akademik anlamda kurumsal bir düzleme henüz geçilememişti. 1980’lerden sonra ise, üniversitelerde çevirmenlik mesleğini öğreten ya da çeviri alanına yönelik eğitim veren bölümler açıldı. Fakülte ve yüksekokullarda “Mütercim Tercümanlık, Çeviri, Çeviribilim” gibi farklı adlarla lisans ve yüksek lisans programları (ve hatta günümüzde ön lisans düzeyinde de veriliyor) sayesinde çeviri eğitimi kurumsallık kazandı ve sistematik bir düzleme oturtuldu.

Çeviribilim ve onun inceleme alanları ile ilgili en temel metni kaleme alan kişi James Holmes olmuştur. Bunun Türkiye’de görünen en büyük ‘kurumsal’ yansıması da 1983-84 yıllarında üniversitelerde ‘Mütercim Tercümanlık’ bölümlerinin açılması ile yaşanmış ve çeviri olgusu akademik bir boyut kazanmıştır. Bundan önceki süreçlerde, çeviri sadece uygulamalı bir alan olarak görüldü ve bu da onu uygulamalı bilimlerin bir parçası yaptı. Bu durum da çeviri olgusunun sadece ‘yapılan bir iş’ olarak görülmesine neden oldu.  Çünkü uygulamalı bilimler, işleniş bakımından teoriye değil, pratiğe ağırlık veren bilim dallarıdır. Sonraki süreçte çevirinin uygulamalı ayağına, kuramsal ve betimleyici alanlar da eklenmiş ve sosyal bilimlerin metodolojisine geçilmiştir. Yani, Çeviriden Çeviribilime; Uygulamalı Bilimlerden Sosyal Bilimlere doğru bir geçiş yaşanmıştır.

1983-1984 yıllarında, Hacettepe ve Boğaziçi üniversitelerinde ‘Yabancı Diller Yüksekokuluna’ bağlı olarak ‘Mütercim Tercümanlık’ ismiyle çeviri olgusu üzerine yoğunlaşılmış bölümler açıldı. Bugünden geriye doğru baktığımızda, ‘Yabancı Diller Yüksekokullarında’ açılan ‘Mütercim Tercümanlık’ bölümlerinin birçoğunun ‘Edebiyat Fakültelerine’ geçiş yaptıklarını görmekteyiz. Bu değişimin aslında rastlantısal olmadığını düşünebiliriz. Boğaziçi Üniversitesi’ni bu tip bir değişime örnek olarak alabiliriz. Yabancı Diller Yüksekokulunda kurulduğunda adı Mütercim Tercümanlık iken, Çeviribilim adını alarak Fen-Edebiyat Fakültesine taşınmıştır.

Prof. Dr. Şehnaz Tahir Gürçağlar, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki bu geçişi şöyle özetlemekte:

“[…] Çeviribilim adını aldığımız dönemde Yabancı Diller Yüksek Okulu’ndan ayrılarak Fen-Edebiyat Fakültesi’ne geçtik. Bu elbette bir tesadüf değildi. Çeviri eğitimine ve alanın Türkiye’de izlemesini dilediğimiz yöne dair vizyonumuz bu konuda belirleyici oldu. Mütercim-Tercümanlık, terim olarak çeviriyi yalnızca uygulamalı bir meslek boyutunda yansıtmaktadır. Oysa çeviri eğitiminde kuramsal ve eleştirel boyutun, araştırmanın önemi yadsınamaz. Yurtdışında çeviribilim alanındaki gelişmeleri yakından izleyen, öğrencilerinde çeviriye dair bir farkındalık oluşturmak isteyen, uygulamalı çeviri derslerinin yanı sıra (ki bunların önemi elbette yadsınamaz) kuram, eleştiri, araştırma yöntemleri, çeviri tarihi, meslek etiği gibi konularda donanımlı bireyler yetiştirmeyi amaçlayan bölümlerin Çeviribilim adıyla anılmaları yerinde olacaktır […]”

Süreci özetlemek gerekirse, başlangıçta yalnızca ‘uygulama’ olarak görülen çeviri olgusu, ilerleyen süreçlerde bilimselliğini ön plana çıkartmış ve ‘Yüksekokullardan’ ‘Fen-Edebiyat Fakültelerine’ aktarılmıştır. Bu değişimi de, Türkiye çeviri tarihindeki bir ilerleme olarak görebiliriz. Bu bilgiler ve gelişmeler ışığında, bu ismin (mütercim tercümanlık) ve yüksekokulun (yabancı diller yüksekokulu) tercih edilmiş olması şu şekilde açıklanabilir belki:

Çeviri olgusu, o dönemde (1980 sonrasında) Türkiye’de halen mütercimlik ve tercümanlık düzeyinde iki ‘iş’ alanı olarak, yani uygulamalı kısmı ile algılanmış ve akademik düzleme de bu şekilde aktarılmış olabilir.

Güncel Durum Nedir?

80’li yıllardan bugünlere gelinen sürece şöyle bir baktığımızda özellikle 90’lı yıllardan sonra çeviribilim olgusu Türkiye’de de kendisi hissettirmiş, çeviribilimin diğer iki ayağına dair çalışmalar yapılmış, çeşitli konularda yayınlar oluşturulmuştur. İlerleyen süreçlerde ise Mütercim Tercümanlık bölümlerinden mezun olup yüksek lisans ve doktora çalışmalarını yine bu alanda sürdüren kişiler akademiye dönerek çeviribilim olgusunu daha yüksek sesle tartışmaya başlamıştır. Ancak çoğu üniversite bölümü -ister Fen-Edebiyat fakültelerinde ister Yüksekokul’larda kurulmuş olsun- yine Mütercim Tercümanlık ismini tercih etmiştir.

Tarihsel ilerleyişe baktığımızda, başlangıçta Mütercim Tercümanlık bölümlerinin salt ‘çevirmen’ yetiştirmek üzere yola çıktığını ve henüz yeni bir alan olduğu için de eski gelenekleri devam ettirdiğini görebilmekteyiz. Sonrasında ise, çeviribilimin doğası yavaş yavaş kendisini müfredatlarda da göstermiş, çeviribilimdeki kuramsal tartışmalar müfredatlara ders olarak eklenmiştir. Çeviribilimin adı ise, ancak 2004 yılında kendisini göstermiş, ilk olarak Boğaziçi Üniversitesi, sonrasında da İstanbul Üniversitesi bölüm adlarını ‘Çeviribilim’ olarak değiştirmiştir. ÖSYS’nin veritabanına baktığımızda bugün yirmi iki Mütercim Tercümanlık, üç tane ise Çeviribilim bölümü olduğunu görmekteyiz.

Mütercim Tercümanlık’tan Çeviribilim’e mi?

Bu iki isimlilik özellikle çeviri öğrencisi açısından kafa karıştırıcı soru/sorunlara neden olmakta. Eğitim sistemlerinin ve eğitmenlerin bakış açılarının çevirmenliği ve çeviribilimi ayrı düzlemlerde ele almaları sonucunda çeviri öğrencileri de, çevirmenliği ve çeviribilimi birbirinden ayrı tutuyor, çevirmen oldukları zaman çeviribilim disiplinine ihtiyaç duymayacakmış gibi algılıyorlar. Ya da tam tersi durumlarda, çeviribilim ile ilgilendiklerinde çeviri pratiğinin işlerine yaramayacağını düşünüyorlar. Ayrıca, kuramsal bilgilerin yalnızca akademik bir çalışmada işe yarayacağı görüşü neticesinde sanki çeviribilim yalnızca akademisyen yetiştirmek için varmış gibi bir algı oluşmuş durumda. Üniversitelerden ve çeviribilimden beklentilerimizi nasıl konumlandırdığımız ciddi bir önem taşımakta. Mevcut duruma baktığımızda akademik çevrede bu bölümlerden beklenen, gerçekte akademik araştırmalardan çok çeviri eğitimidir. Öğrenci olarak, bizlerin de beklentisi ister istemez bu yönde olmakta.

Bunun sistemsel bazı nedenleri olduğunu söylemek mümkün:

Diğer sosyal bilimlerin müfredatlarında (örneğin iktisat ve sosyoloji) var olan ‘Sosyal Bilimlerde Metot’ gibi, bize sosyal bilimlerin çalışma yapısını, mantalitesini ve tekniklerini gösterecek bir dersin olmayışı; ‘Çeviriye Giriş’ gibi derslerin yanında, ‘Çeviribilim’e Giriş’ gibi, bize çeviribilimi anlamaya yöneltecek derslerin olmayışı; ya da, ‘bilim’ olgusunu daha iyi anlayabilmek için ‘Bilim Felsefesi’ gibi, bizi ‘bilimi’ anlamaya ve sorgulamaya yöneltecek bir dersin olmayışı ‘sistemsel’ eksiklikler arasında gösterilebilir. (Şu anda bazı üniversiteler müfredatlarına ‘Çeviribilim’e Giriş’ ve ‘Sosyal Bilimlerde Metot’ gibi dersler eklemişlerdir, ancak takip edebildiğim kadarıyla sayısı iki-üçü aşmamaktadır.)

Çeviri Öğrencisindeki ‘Algı’ ve ‘Farkındalık’ Sorunu

Çeviri öğrencileri, liseden çıktıklarında tercih kılavuzlarında 3-4 üniversite haricinde ‘Mütercim Tercümanlık’ adını görüyorlar. Çeviribilim’in ne kamuoyunda ne lise düzeyinde net olarak kavranamaması, lise öğrencisinin bilim tanımını doğru oturtamaması gibi nedenlerden dolayı, tercih yaptığı andan itibaren bu bölümün ona sadece çeviri pratiğini öğreteceğini zannediyor. Dolayısıyla üniversiteye adım attığında, aldığı kuramsal dersler ve ‘çeviribilim’ adı karşısında şaşırıyor ve umduğunu bulamıyor. İlerleyen süreçlerde de herhangi bir müdahale olmadığı sürece aynı yanılgıyı yaşayarak düş kırıklıkları ve alandan uzaklaşmalar yaşanıyor. Şu anki duruma bakıldığında, öğrencilerin çeviribilimin ve çeviribilim metodolojisinin farkına varmaları bir bakıma ‘tesadüflere’ bırakılmış durumda.

İsim ikililiğinin ve bu ikililikten kaynaklanan beklenti farklılıklarının sonucunda ise, bazı öğrenciler, ben ‘Mütercim Tercümanlık bölümündeyim, o halde bilimle ne işim var?’ sorusunu yöneltiyor. Buna karşı tepkiyi de kuramları reddederek gösteriyorlar.

Sistemsel eksikliklerin ortaya çıkması elbette tesadüfî bir durum değildir. Bunun altında, belli bir mantalitenin yattığını söyleyebiliriz. ‘Mütercim Tercümanlık’ bölümlerinin, geçmişten gelen bir geleneği ve mantaliteyi sürdürüp sürdürmediğini gerçekten merak ediyorum.

Konunun akademik tartışmalar boyutuna şu aşamada girmek belki benim açımdan sağlıklı bir tartışma olmayabilir, ancak yine de bir çeviribilim öğrencisi olarak aşağıdaki soruları sormadan edemiyorum:

‘Mütercim Tercümanlık’ ismi bu alanın tanımlanması için yeterli midir?

Acaba, 1980’lerde var olan mantalite halen devam mı ediyor?

Akademik eğitimde, çevirmenlik ve çeviribilim iki ayrı kavrammış gibi mi algılanıyor?

Toury’nin dilbilimden yola çıkarak, söz konusu bilim dalının dil öğretmek gibi yükümlülüğünün bulunmadığını hatırlatması, üniversitelerde çeviribilimin konum ve işlevini yeniden tartışmaya açmıştır. (Toury 1995: 1-19) Acaba, Türkiye çeviribilimi bu tartışmanın neresinde? İçeriksel anlamda Mütercim Tercümanlık’tan Çeviribilim’e; Uygulamalı Bilimler’den Sosyal Bilimler’e bir geçiş söz konusu oldu mu ya da olacak mı?

*Bu yazı, TÜÇEB 1. Ulusal Çeviribilim Öğrenci Çalıştayı‘nda sunulmuş, Dragosfer için özetlenerek yeniden düzenlenmiştir.

Çevirmen Doğulmaz, Olunur!

Çevirmen Doğulmaz, Olunur!

Çeviri ve yerelleştirme şirketlerinin çevirmen veritabanlarına üye olmak veya boş bir pozisyona başvurmak için sordukları sorulardan biri hep dikkatimi çekmiştir. “Uzmanlık alanlarınız neler?” Mesleğe başladığım yıllarda bu sorunun cevabını veremez ve bu soru karşısında ezilir büzülürdüm. Üçüncü sınıfın yazında Türkiye’de hatırı sayılır çeviri işletmelerinden birinde bana çok katkısı olan, hatta hayatımın şekillenmesinde önemli ölçüde belirleyici olan bir staj dönemi geçirdim. O zamanlar- o zamanlar dediğime bakmayın, çok da geçmiş zamandan bahsetmiyorum, sene 2004- İstanbul Üniversitesi mütercim-tercümanlık anabilim dallarında staj zorunluluğu resmi bir boyut kazanmamıştı elbette. Bugün, bu konuda emeği geçen değerli hocalarımızın ve staj yönetmeliğinin hazırlanmasına katkıda bulunan değerli sektör paydaşlarının sayesinde gelinen nokta gerçekten çok sevindirici ve umut verici. Zaman çeviri eğitiminin ve çevirmenlik mesleğinin lehine akıyor.

Konuyu fazla dağıtmayayım, staja gittiğim zaman da bu soru farklı şekilde gelmişti, “Hangi alanlarda çeviri yaparsın?” O zaman aldığım uzmanlık bilgisi ve çevirisi dersinden hareketle iktisat demiştim. Hatta çeviri yaptığım alan değil de uzmanlık alanım diyesim bile gelmişti. Öyle ya, adı üstünde “uzmanlık” dersi, dersi alan uzman oluyor. Bu satırları yazarken bu düşüncemi tebessümle hatırlıyorum. Durumun sandığım gibi olmadığını öğrenmem çok zaman almadı. Mezun olduğumda uzman bir çevirmen değildim. Bazılarınız belki şöyle düşünecek “Haha, düpedüz kandırmışlar sizi.” Dersin adından mıdır, yoksa öğrenciliğin verdiği psikolojiden midir nedir, insan o sıralardayken aldığı özel alan çevirisi derslerinin neticesinde olmasa bile dört dönem boyunca aldığı uzmanlık bilgisi ve uzmanlık çevirisi dersleri ile bir alanın uzman çevirmeni olup çıkacağını sanıyor. Ancak durum pek öyle değil.

Dersler, adları uzmanlık bilgisi ve uzmanlık çevirisi olsa da geleneksel “biz yaptık oldu, derslerden geçtin, hadi bakalım uzmansın artık” yaklaşımından tamamen uzak. Amaç uzmanlaşma yolunda ilk adımları atmak ve uzmanlaşmaya ilişkin bir vizyon kazandırmak, bir başka deyişle uzmanlaşmak için nasıl bir yol izlenmesi gerektiği konusunda ipuçları vermek. Bu derslerle öğrencinin bir temel atması sağlanıyor ama temelin üzerine binayı inşa etmek öğrencinin meslek yaşantısında uzmanlaşma hedefine yönelik adımlar atmasından geçiyor, yani yaşam boyu öğrenmeden.

Aslında bugün bilgiye dayanan hiçbir meslekte “Ben oldum” demek mümkün değil. Çevirmenlik de bu mesleklere dahil. Dört sene okuyorsunuz, ama “Ben oldum” diyemiyorsunuz. Anne babama üniversiteye başlamadan önce birisi “Kızınız dört sene okuyacak ama mezun olduğunda uzman bir çevirmen olamayacak.” dese herhalde “O zaman okumasın canım!” şeklinde bir tepki verebilirlerdi. Neyse ki bu gerçekten haberdar değillerdi. Sığ bir bakış açısı ile konuya yaklaştığınızda üniversitelerde verilen çeviri eğitiminin yetersiz ya da gereksiz olduğu hatta alternatif eğitim programları ile akademik çeviri eğitimi karşılaştırıldığında ilkinde çok daha iyi sonuçlar alınabileceği iddia edilebilir. Nitekim bir kısmınız hatırlayacaktır, Avrupa Birliği Bakanlığı tarafından 9 Haziran 2012’de İstanbul Baltalimanı’nda yapılan Çeviri Platformu’nda böyle bir iddia yüksek sesle dile getirildi ve bir o kadar da yüksek tepkiler aldı.

Hiç şüphesiz, çeviri eğitimi çeviri sektörünün öteki paydaşlarının eleştirisine ihtiyaç duymaktadır, eleştiri olmadan, geribildirim olmadan ilerleme kaydedilemez. Ama gelin bir noktada anlaşalım, eleştiriyi yaparken varmak istediğimiz nokta yapıcı olmak olsun, köstek değil destek olmak olsun. Ayrıca herhangi bir kurumun, organizasyonun, varlığın başarılı ya da başarısız olup olmadığını değerlendirirken önce onun vadettiklerine bir bakmak gerek diye düşünüyorum. Çalıştığım İstanbul Üniversitesi İngilizce Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalı’nın -sanıyorum hocalarım ve çalışma arkadaşlarım da benimle aynı düşüncededir- dört senede nur topu gibi uzman çevirmenler yetiştirmek gibi bir iddiası yok. Daha açık ifade etmek gerekirse, çeviri eğitiminin dört senelik üniversite eğitimiyle neticelenen bir süreç olduğuna değil, yaşam boyu öğrenmeyi, kendini geliştirmeyi gerektiren bir süreç olduğuna inanıyoruz. Bir örnekle konuyu somutlaştırabilirim diye düşünüyorum. Anabilim dalımızda, araştırma alanımla örtüşen çeviride bilgi teknolojileri adında bir dersin asistanlığını yapıyorum. Asistanlığa başladığım yıllarda erişebildiğim bilgisayar destekli çeviri (CAT) araçları Trados (o zamanlar SDL’den ayrı bir paket olarak satılıyordu) ve Wordfast’ti. Bu araçları işlediğimiz derslerde Trados’un nasıl kullanıldığı, ne işe yaradığı konusunda giriş niteliğinde çalışmalar yapıyorduk. O zamanlar MemoQ henüz ortalarda yoktu. MemoQ ile 2011’deki Amerikan Çevirmenler Birliği’nin Colorado’daki 51. yıllık toplantısında tanıştım ve çok ilgimi çekti. Sonra gördüm ki piyasada da yaygın olarak kullanılan bir araç. Düşünün ki dört senelik çeviri eğitiminin uzman çevirmen olmak için yeterli olacağı inancına sahip bir çevirmen var karşınızda ve size MemoQ kullanmak bir yana Trados’u bile yalnızca tanışıklık düzeyinde bildiğini söylüyor ve gerekçesi şu “Üniversitede öğretmediler.” Bence böyle bir çevirmenin bu düşünceyle hareket ederek sürekli evrilen piyasa şartlarında tutunan bir çevirmen olma şansı oldukça düşük.

Aslında söylediklerim hiç de öyle bu mesleğe özgü şeyler değil. Bir düşünün, hangi doktor adayı size dört sene okuduktan sonra diplomasını aldığı gün bir ameliyat yaptığını söyledi? Ya da neden kimya mühendisleri aldıkları eğitimle yetinmeyip “yüksek kimya mühendisi” olmak için yüksek öğrenim görürler? Umarım tartışmamı zihninizde somutlaştırabilmişimdir.

Çevirmen adaylarının da dört senelik çeviri eğitimi ile uzman çevirmen olacakları yanılgısına düşmeleri bence son derece sakıncalı. Peki, uzmanlaşma adına neler yapılabilir? Aslında bu soruya geçmeden önce hemen bir parantezle yine bu konuyla ilgili başka bir konuya kısaca değinmekte yarar var. Uzmanlaşmayı düşündüğümüz alanları neye göre belirleriz? Ahmet Çallı, 31 Ekim 2012’de İstanbul Üniversitesi İngilizce Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalı’nda bu konuda verdiği seminerde uzmanlaşma alanlarını nasıl seçmeli sorusuna çok gerçekçi bir cevap verdi: “Çok sevdiğiniz bir konuda çeviri yapın. O konuda uzmanlaşın.” Piyasa şartları her ne kadar tek bir konuda uzmanlaşmakla yetinmemize izin vermese de uzmanlaşmayı düşündüğümüz konuyu sevmek bence de çok önemli. Çünkü insan sevdiği bir konuda araştırma yapmayı, öğrenmeyi sadece bir iş olarak görmüyor, iş dışında geçirdiği zamanlarda da bu konuda yeni bilgi edinmeye zaman harcayabiliyor. Kısacası bir konuya ilgi duyunca, bu konuda mesai dışında bilgi edinmek bize bir angarya gibi gelmiyor.

Tekrar nasıl uzmanlaşmalı konusuna dönecek olursak, elbette öncelikle ilgi duyduğumuz konuda bireysel olarak araştırmalar, okumalar yaparak. Bence uzmanlaşmak için mutlaka formel bir eğitim şart değil. Örneğin birlikte lisans okuduğum arkadaşlarımdan Engin Eryiğit spora olan özel merakı sayesinde bugün spor çevirmenliği alanında oldukça yol kat etmiş ve tercih edilen bir çevirmen. Öte yandan gerek lisans eğitimi sırasında gerekse sonrasında uzmanlaşmak istenen konularda formel eğitim almak da bir seçenek. Bugün pek çok üniversitede çift ana dal ve yan dal programları sunuluyor. Lisans öğrencileri çeviri bölümlerindeki eğitimlerinde belirli başarı derecelerini yakaladıklarında bağlı bulundukları üniversitenin kendilerine sunduğu alanlardan birinde çift ana dal ya da yan dal yapma hakkına sahipler. Bu elbette çeviri eğitimine artı bir yük demek, çift ana dal ya da yan dal yapmayan öğrencilere kıyasla daha fazla koşturmak, daha fazla yorulmak demek. Ancak emek olmadan yemek de olmuyor.

Lisans eğitimi esnasında elde edilen ek eğitim olanaklarından bir başkası da staj. Staj sadece yerine getirilmesi gereken bir sorumluluk olarak düşünülmez ve staj süreci ciddiye alınırsa uzmanlaşmaya çok değerli katkıları olabilir. Staj süreci bence deneme yapmaktan korkulmaması gereken bir süreç. Kaybedecek çok fazla bir şeyiniz yok. Bir çalışan değil, stajyersiniz, öğrencisiniz ve yapabileceğiniz pek çok hata eğer işvereniniz de “stajyer” olduğunuzun bilince ise tolere edilebilir. Örneğin bu yaz bir yerelleştirme şirketinde staj yapan iki öğrencimden biri staj sürecinin sonunda yerelleştirmede uzmanlaşmak istemediğine karar verdi. Bu kararı daha mezun olmadan vermesi, onu deneme yapmamış çevirmen adaylarına kıyasla gerçek piyasa koşullarında bir adım daha öteden başlamasını sağlayacak. Aynı şirkette staj yapan diğer öğrencim ise yerelleştirme alanında deneyim kazanmış olmaktan gayet memnundu. Bir de buna daha evvele dayanan oyun merakı ve oyun yerelleştirmeye olan ilgisi eklenince mezun olduktan sonra nasıl bir uzmanlaşma yolu izleyeceği epey belirginleşmiş oldu. Uzmanlaşmaya yönelik formel eğitimin ikinci ayağı ise lisansüstü eğitim. Ancak benim naçizane gözlemim çevirinin dışında bir alanda lisansüstü eğitim görenlerin eğitimlerinin bitiminde çeviri alanına geri dönmüyor ya da çeviriyi bir yan iş olarak yapıyor olmaları. Kim bilir, belki de lisansüstü eğitimden sonra çeviri eski cazibesini yitiriyordur.

Yazımı bitirmeden önce, başta andığım “Uzmanlık alanlarınız neler?” sorusuna dönecek olursam: Neden bu soruyu “Çeviri yaptığınız alanlar neler?” diye sormuyorlar? Sahi kime ne zaman uzman çevirmen denir? Bir alanda uzman çevirmen olabilmek için nasıl bir donanım ve deneyim gerekir? Sanıyorum hala çalışmaları devam eden Çevirmenlik için Mesleki Yeterlilik, Sınav ve Belgelendirme yönetmeliği bu soruya cevap verecek.

Yazılı çevirinin yıldızlarına çağrı

Yazılı çevirinin yıldızlarına çağrı

 

Yazılı çeviride çok başarılı olduğuna inanan veya çok başarılı olabileceğini düşünen meslektaşlarımıza açık çağrıdır.

Dragoman yazılı çeviri operasyonunu büyütüyor. Büyüme çabalarını, kendi prensiplerine ve müşteri beklentilerine en uygun şekilde yapmayı istiyor. Bu minik davet yazımda, kıymetli çevirmen meslektaşlarıma Dragoman’da yıldız çevirmen nasıl olunur sorularının yanıtlarını vermeye çalışacağım.

Öncelikle cv@dragomanltd.com adresine başvurmanız gerekiyor. Başvurunuz olumlu görülürse size bir değerlendirme çevirisi iletiyoruz.  Read more

Teamülen Tercüman

Teamülen Tercüman

Küçük bir anket serisi tercümanın teamüllerini anlatabilir mi bize? Çevirmen kendi yolunu nasıl bulur okuldan dışarı adım attıktan sonra? Okuyanlara kısa sorular yönelten üç anket sunduk geçen haftalarda çeviriyi uğraş edinmiş “bir grup” insana. Sorular şöyle idi:

1) Çevirmen, bir alanda nasıl uzmanlaşır?

2) Çevirmenler uzmanlaşma için bugün daha çok hangi alanlara yöneliyor?

3) Uzmanlaşma yolunda okumalarınızı hangi mecralar üzerinden yürütüyorsunuz?

Bu üç soru temelinde, “iki elin parmaklarını geçmeyen” insanın verdiği cevaplar doğrultusunda bir “teamülen tercüman” resmi çizmeye çalışacağız bu yazıda.

İlk soruya verilen cevapları sol tarafta görüyorsunuz. Okullu-alaylı çatışmasını düşünecek olursak 1983’ten beri çevirmenlik eğitiminin verildiği Türkiye’de “yüksek lisans, akademik araştırma, yan dal-çift dal” seçeneğinin rağbet görmemesi bizim açımızdan dikkat çekici idi. Mesleği ile ilişkili lisans eğitimi almak gözden mi düştü, öğrencilerin üniversiteye olan güveni mi azaldı. Bu gibi soruların bir kısmına geçen seneden beri TÜÇEB el atmış durumda.

“Staj ve iş deneyimi ile sahada” deneyim kazanmak fikri ise görüldüğü üzere giderek önem kazanıyor.

Peki uzmanlaşmak demişken, bugün çevirmenler / çeviri mezunları daha çok hangi alanları tercih ediyor bu “uzmanlaşma” için? Çeviri büroları en çok tıp alanında çalışan çevirmen bulmakta zorlanırken anket sonucu gösteriyor ki çevirmenler mevcut boşluğu fark edip tıp alanına çoktan merak sarmış. Bilişim ise yerelleştirilen yazılım ve sosyal mecralar sonrasında hâlen tercih edilen bir yan dal. Emre İshak‘ın tartışmaya soktuğu “oyuncu asistanlığı” ile spor dalı da yakın gelecekte çevirmenlerin tercihi olabilir gibi görünüyor.

Öte yandan, ilk ankette en fazla oy alan “araştırma becerisi ve okuma” seçeneği bir miktar detaylandırma gerektirdiğinden son anket için kolları tekrar sıvadık. Öncelikle şunu söylemek gerek. Webinar’ların kıymeti bizce yeterince anlaşılabilmiş değil. Dünyanın öte ucunda, takipçisi olduğunuz konular üzerine uzmanlaşmış kişilerin konuşmalarına görsel ve işitsel olarak katılabilmek gerçek bir nimet. Üstelik birçok webinar ücretsiz iken… Konunun yalnızca teknoloji olması da şart değil üstelik. Youtube’a yüklenen Yale Üniversitesi edebiyat kuramı derslerini de unutmamak lazım. Webinar olmasa bile online videolara göz atmakta her zaman fayda var.

Teamülen tercümana kısa bir bakış atmış olduk. Peki sizin izlenimleriniz neler? Yorumlarınıza açığız, çünkü teamülen tercümanın resmi henüz tüm hatları ile çizilmedi!