Çevirmenin Bilişsel Süreci

Çevirmenin Bilişsel Süreci

Aslında beynimizin algıladığı kadar mıyız? Bu felsefi açıdan varoluş içinde cevabı aranan bir soru olmaya devam ederken, bir çevirmenin varoluş çabasını derin bir hüzünle izliyoruz. Neden? Maalesef, çevirmenler olarak işimizin ne kadar zor olduğunu açıklayamıyoruz. Halbuki bu anlamda çalışmalar yapılıyor ama biz bu çalışmaları da göz önünde bulundurmak istemiyoruz. Bilişsel bilimlerin tarihsel gelişimine baktığımızda, çevirmene karşı duyulan ilgiyi çeviriye bilişsel yaklaşım ile görebiliyoruz.  Bir önceki yazımda belirttiğim TAP (Think Aloud Protocol), çevirmenin çeviri esnasında yaşadığı bilişsel gelişmeyi gözler önüne seriyor. Peki nedir çevirmenin bilişsel süreci?

Çevirmenin bilişsel süreci kendi içinde beynin çift taraflı kullanımının bir ahenge dönüşmesi sonucudur diyebilir miyiz? Gelin, ilk önce beynimizin günlük hayatta nasıl çalıştığını örneklendirelim. Bu örneklendirmeden önce elbette ki beynin kısımlarını kısaca açıklamakta fayda görüyorum.

Beynimizin iki katmandan oluşan bir sistemi vardır: İç beyin ve onu çevreleyen korteks (cortex). Korteksi 4 bölümde inceliyoruz. Bu bölümler:

1) Frontal lob (ön lob)

2) Parietal lob (yan lob)

3) Temporal lob (şakak lobu)

4) Oksipital lob (arka baş lob)

Bu lobların kendi içlerinde farklı görevleri olmakla birlikte aralarındaki iletişimle ortaya çıkan farklı bilişsel süreçler de mevcuttur. Örneğin, genel anlamda dil işlevlerinden sorumlu Broca ve Wernicke alanları farklı loblarda bulunmasına rağmen iki bölüm arasındaki iletişim arcuate fasciculus adı verilen aksonlardan oluşan ağ ile sağlanmaktadır.

Beynin sağ ve sol kısmını birleştiren büyük sinir ağına ise Corpus Callosum denmektedir. Corpus Callosum’un önemi henüz tam olarak açıklanamamakla birlikte, beynin sağ ve sol kısımları arasındaki iletişimi sağlamakta bir numaralı etken olduğu düşünülmektedir.

Beynin sağ ve sol kısımlarının görevlerini ufak bir liste ile açıklayalım:

Sol

Sağ

Analitik düşünme Bağıntısal düşünme
Mantık Yaratıcılık
Sıralı çalışma Rastgele çalışma
Tedbirli Maceraperest
Kelime Renk
Gerçekçi Duygusal
Nesnel Öznel

Yukarıda görmüş olduğunuz gibi sağ ve sol beyin farklı roller üstlenmiştir. Örneğin, sabah kalktığınızda beyniniz nasıl bir süreçten geçiyor, gelin birlikte analiz edelim.

Pek çoğumuz sabah uyanmak için bir çalar saate ihtiyaç duyar. Beynimizin çalar saate tepki göstermesi aslında sağ ve sol beynimizin birlikte çalışmasının bir ürünüdür. Bunun için saat çalmaya başladığında sesi duyan kulaklarımız bu bilgiyi sağ beynimize işlemesi için gönderir. Sağ beynimizin bu sesin çalar saat sesi olduğunu sol beynimize aktarması sonucunda sol beyin çalar saat sesinin “uyanma komutu” olduğu bilgisini oluşturarak uyanmamızı tetikler.

Peki neden uyanamayız? Beynimiz bir komut hatası mı yapar? Hayır, bunu uyku kalitenizden uyuduğunuz odaya kadar değiştiren pek çok parametre vardır ancak bu noktayı sağ beynin sol beyne göre biraz daha tembel olması şeklinde açıklayabiliriz.

Örneğin, bazı günler hangi renk kıyafet giyeceğimize karar veremeyiz. Bu kararsızlığın ardından bir renk seçeriz ama tam evden çıkacakken gözümüz aynaya takılır ve sağ beynimiz bize şu mesajı gönderir: “Ama bu renk hiç olmuş mu?” Yaratıcılığın en uç boyutunda olan sağ beynimizin bu yorumunu, sol beynimiz “kıyafet değiştir” komutu olarak algılamaktan başka bir çare bulamaz. Beynin sağ ve sol kısmındaki bu iletişim Corpus Callosum ile sağlanır. Corpus Callosum, beynin sağ ve sol kısmını birbirine bağlayan bir sinir ağıdır. Bu sinir ağının kadınlarda erkeklerden daha uzun olduğu bilinmektedir. (Highly, 1998)[1]

Peki beynin sağ ve sol kısmının çeviriye nasıl bir etkisi vardır? Bir çevirmenin beyninin sağ ve sol kısmını her insandan biraz daha hızlı kullanması gerekliliği ile birlikte aynı zamanda Corpus Callosum ağından geçen iletişimin de güçlü olması gerekmektedir. Özellikle simultane çeviride, çevirmen, konuşmacıyı dinlerken ve konuşmacının söylediklerini hafızasında tutarken aynı zamanda dil haznesini harekete geçirip kelime seçimlerini yaparak bütün bir anlamı hedef dilde oluşturmak, konuşmacının kaynak dilde devam ettirdiği konuşmayı hafızasına almak ve bu esnada dil haznesinden geçirmek zorundadır. (Rinne,2000)[2]

Bu çok işlemli ve yoğun süreç, çevirmenin beyninin tamamında çok büyük bir bilişsel yük oluşturmaktadır. Aynı anda birden fazla işi gerçekleştirmek, herkesin başaramadığı, deneyimden çok pratik isteyen bir süreç olmaktadır.

Bilişsel bilimlerin pek çok farklı bilim dalında ilerleyişi günümüzde halen yükseliş göstermektedir. Bilişsel bilimlerin çeviri ile bütünleşmesi ise önümüzdeki birkaç yılda gerçekleşmesi beklenen bir durum olacaktır.

Sonuç olarak, günümüzde artık çevirmenin kararlarını kağıt üzerinde araştırmak yerine çevirmenin beyni üzerinde araştırmalar yaparak anlamlandırabiliriz. Elbette bu süreç zaman alacaktır, ancak gelecekte çeviribilime farklı bir pencere, daha ardına dek açık şekilde getirilmek üzere.



[1] Highley, J. R., Esiri, M. M., McDonald, B., Cortina-Borja, M., Cooper, S.J., Herron, B.M., & Crow, T.J. (1998). Anomalies    of cerebral asymmetry in schizophrenia interact with gender and age of onset: a post mortem study. Schizophrenia Research, 34, 13-25.

[2] Rinne, J.O., Tommola, J., Laine, M., Krause, B.J., Schmidt, D., Kaasinen, V., … Sunnari, M.

(2000). The translating brain: cerebral activation patterns during simultaneous    interpreting. Neuroscience Letters. 294 (2): 85–88. DOI:10.1016/S0304-3940(00)0154

Çeviribilime Farklı Bir Bakış: Bilişsel Bilimler

Çeviribilime Farklı Bir Bakış: Bilişsel Bilimler

Biz çevirelim dünya dönsün ama biz çevirdiğimizin bilincine varmadan dünyayı nasıl bilinçlendirelim? Çeviri, kimine göre dil bilenlerin işi, kimine göre herkesin yapabileceği bir meslek, kimine göre “bir meslek mi?”. Bütün bu soruları ve daha fazlasını Çeviribilim ve bilişsel bilimlerin iletişimi adlı yazı dizimde anlatmaya çalışacağım. Bilim dediğimiz an, insanoğlunun zihninde uyanan salt deney tüpleri, elektrik kabloları neyse ki 1960‘lardan sonra daha farklı imgelere dönüştürülebildi. Bu sayede günümüzde bilişsel bilimlerin dilbilim, psikoloji, felsefe gibi bilim dallarıyla ilişkilendirilebildiğine tanık olabiliyoruz. Peki bilişsel bilimlerin çeviribilim ile bir bağlantısı olabilir mi ya da bu iki bilim dalının ortak noktaları olabilir mi?

Nedir bu bilişsel bilimler peki, ne işe yarar, neyi anlatmaya çalışır? En açık şekliyle, bilişssel bilimlerin beynin işleyişini ele aldığını belirtebiliriz. En önemli özelliği disiplinlerarası olmasıdır. Öyle ki bilişsel bilimlerin faydalandığı dallar arasinda başlıca dilbilim, psikoloji, felsefe, nörobilim, antropoloji ve eğitim bilimleri sayılabilir. Bilişsel bilimler, farklı disiplinlerden faydalanarak beynin işleyişini açıklamaya çalışmaktadır. Bu anlamda bilişsel bilimlerin çeviribilim ile olan bağlantısını hemen fark edebiliyoruz. Çeviribilim felsefesini düşündüğümüzde bizi ilk karşılayan faktörlerden biri disiplinlerarasılık oluyor. O halde disiplinlerarasılık paydasında buluşan çeviribilim ve bilişsel bilimlerin birbirinden faydalanması da kaçınılmaz olacaktır.

Bilişsel bilimlerin farklı bilim dallarına sağladığı fayda özellikle son yıllarda kendini göstermeye başlamış ve son 30 yıldır başta psiko-dilbilim olmak üzere dilbilimin pek çok farklı alanında yeni sonuçlar üretilmesine olanak sağlamıştır. Bu sonuçların etkileri çeviribilime de yansıyarak TAP (Think Aloud Protocol) adı verilen yöntemi çeviribilim ile buluşturmuştur. Think Aloud Protocol sayesinde, çeviri eylemindeki çevirmenin yaşadığı bilişsel süreç gözlemlenmiş, çevirmenin aldığı kararlar irdelenebilmiş ve bu kararların sonuçları analiz edilmiştir. Peki TAP süreci nasıl işliyor?

Türkçesi “sesli düşünme protokolü” olan bu testin işleyişinde, çevirmenlerin çeviri sürecinde aldıkları kararları incelemek yer alıyor. Bu amaçla, çeviri sürecindeki çevirmenlerin aldıkları kararları sesli bir şekilde araştırmacı ile paylaşması ve araştırmacının bu verileri kayıt altına alarak çevirmenin almış olduğu kararlarda hangi noktalarda sıkıntı yaşadığını analiz ediyor.  Bu analizlerin sonucu olarak çevirmenin bilişsel anlamda hangi noktalarda zorlandığı analiz edilerek çevirmenin üzerindeki bilişsel yük de açığa çıkarılmış oluyor. Bu verilerin sonuçları, araştırmalara daha elle tutulur veriler kazandırırken aynı zamanda çeviri sürecinde çevirmenin yaşadığı bilişsel yüke dikkat çekilmiş oluyor. Bu bağlamda beyinde kendine özgü bir sistemi ve çalışma alanı olan dil haznesinin çeviribilim sürecinde ne kadar yüksek performans gösterdiği ve bununla birlikte çevirmenlerin bilişsel anlamda ne kadar zorlu bir mesleklerinin olduğunu gözler önüne seriyor.

Kısaca toparlamak gerekirse bilişsel bilimlerin son yıllarda bilim dünyasına sağladığı faydalar, bilimsel anlamda henüz yeterince çözümlenememiş olan çeviri sürecinin açıklanması için önemli bir rol oynayabilir. Bu bağlamda, bilişsel bilimlerin oluşturduğu kendine has disiplinlerarası prensipler çeviribilimin salt dilbilimden oluşmadığı ancak farklı disiplinlerin veri tabanlarından faydalandığına dair yeni bilgiler sunacaktır. Bir giriş niteliğinde olan bu yazının ardından, çevirmenin çeviri sürecindeki bilişsel yükünü anlatan yazımda çeviribilimin beyinde nasıl bir faaliyet içerisinde olduğunu ve çevirmenlerin bilişsel anlamda yaşadıklarını sizlerle paylaşacağım. İlerleyen yazılarımda çevirmenlerin bilişsel anlamda eğitim görmelerinin faydalarına değinerek, mesleki yeterliliğin bilimsel yönüne vurgu yapmaya çalışacağım. Tekrar buluşmak dileğiyle.

Yazan: Ayşegül Kutlu

Mütercim Tercümanlık’tan Çeviribilim’e?

Mütercim Tercümanlık’tan Çeviribilim’e?

Bugün, ‘çeviri olgusu ve çeviri eğitiminin’ akademik düzlemdeki yansımasının ‘Mütercim Tercümanlık ve/veya Çeviribilim’ olarak isimlendirildiğini görmekteyiz. Üniversiteye ve bölüme yeni başladığımda bu iki isimlilik hep kafamı kurcalamıştı. Bu konu üzerine biraz araştırma yaptığımda ise aklıma çok daha yeni ve henüz cevaplayamadığım birçok soru daha geldi. ‘Niye bu iki isim kullanılıyor’ sorusundan çıkıp, ‘bu iki isim aslında neleri kapsıyor, neleri yansıtıyor; neleri kapsamalı, neleri yansıtmalı’ sorularına doğru devam etti bu araştırma süreci.

Benim açımdan en önemli sorun ise, bu kavramsal ve yapısal çatışma ya da karmaşaların, müfredatları ve çeviri öğrencilerini ne denli etkilediği idi.

Çeviriden Çeviribilime

Ülkemizde 1980 öncesi dönemde (Cumhuriyetin kuruluşuna kadar geriye gidebiliriz), çeviri çalışmaları dilbilimin uygulamalı bir dalı olarak görülüyordu. Çevirinin uygulamalı alanına yoğunlaşılmış, akademik anlamda kurumsal bir düzleme henüz geçilememişti. 1980’lerden sonra ise, üniversitelerde çevirmenlik mesleğini öğreten ya da çeviri alanına yönelik eğitim veren bölümler açıldı. Fakülte ve yüksekokullarda “Mütercim Tercümanlık, Çeviri, Çeviribilim” gibi farklı adlarla lisans ve yüksek lisans programları (ve hatta günümüzde ön lisans düzeyinde de veriliyor) sayesinde çeviri eğitimi kurumsallık kazandı ve sistematik bir düzleme oturtuldu.

Çeviribilim ve onun inceleme alanları ile ilgili en temel metni kaleme alan kişi James Holmes olmuştur. Bunun Türkiye’de görünen en büyük ‘kurumsal’ yansıması da 1983-84 yıllarında üniversitelerde ‘Mütercim Tercümanlık’ bölümlerinin açılması ile yaşanmış ve çeviri olgusu akademik bir boyut kazanmıştır. Bundan önceki süreçlerde, çeviri sadece uygulamalı bir alan olarak görüldü ve bu da onu uygulamalı bilimlerin bir parçası yaptı. Bu durum da çeviri olgusunun sadece ‘yapılan bir iş’ olarak görülmesine neden oldu.  Çünkü uygulamalı bilimler, işleniş bakımından teoriye değil, pratiğe ağırlık veren bilim dallarıdır. Sonraki süreçte çevirinin uygulamalı ayağına, kuramsal ve betimleyici alanlar da eklenmiş ve sosyal bilimlerin metodolojisine geçilmiştir. Yani, Çeviriden Çeviribilime; Uygulamalı Bilimlerden Sosyal Bilimlere doğru bir geçiş yaşanmıştır.

1983-1984 yıllarında, Hacettepe ve Boğaziçi üniversitelerinde ‘Yabancı Diller Yüksekokuluna’ bağlı olarak ‘Mütercim Tercümanlık’ ismiyle çeviri olgusu üzerine yoğunlaşılmış bölümler açıldı. Bugünden geriye doğru baktığımızda, ‘Yabancı Diller Yüksekokullarında’ açılan ‘Mütercim Tercümanlık’ bölümlerinin birçoğunun ‘Edebiyat Fakültelerine’ geçiş yaptıklarını görmekteyiz. Bu değişimin aslında rastlantısal olmadığını düşünebiliriz. Boğaziçi Üniversitesi’ni bu tip bir değişime örnek olarak alabiliriz. Yabancı Diller Yüksekokulunda kurulduğunda adı Mütercim Tercümanlık iken, Çeviribilim adını alarak Fen-Edebiyat Fakültesine taşınmıştır.

Prof. Dr. Şehnaz Tahir Gürçağlar, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki bu geçişi şöyle özetlemekte:

“[…] Çeviribilim adını aldığımız dönemde Yabancı Diller Yüksek Okulu’ndan ayrılarak Fen-Edebiyat Fakültesi’ne geçtik. Bu elbette bir tesadüf değildi. Çeviri eğitimine ve alanın Türkiye’de izlemesini dilediğimiz yöne dair vizyonumuz bu konuda belirleyici oldu. Mütercim-Tercümanlık, terim olarak çeviriyi yalnızca uygulamalı bir meslek boyutunda yansıtmaktadır. Oysa çeviri eğitiminde kuramsal ve eleştirel boyutun, araştırmanın önemi yadsınamaz. Yurtdışında çeviribilim alanındaki gelişmeleri yakından izleyen, öğrencilerinde çeviriye dair bir farkındalık oluşturmak isteyen, uygulamalı çeviri derslerinin yanı sıra (ki bunların önemi elbette yadsınamaz) kuram, eleştiri, araştırma yöntemleri, çeviri tarihi, meslek etiği gibi konularda donanımlı bireyler yetiştirmeyi amaçlayan bölümlerin Çeviribilim adıyla anılmaları yerinde olacaktır […]”

Süreci özetlemek gerekirse, başlangıçta yalnızca ‘uygulama’ olarak görülen çeviri olgusu, ilerleyen süreçlerde bilimselliğini ön plana çıkartmış ve ‘Yüksekokullardan’ ‘Fen-Edebiyat Fakültelerine’ aktarılmıştır. Bu değişimi de, Türkiye çeviri tarihindeki bir ilerleme olarak görebiliriz. Bu bilgiler ve gelişmeler ışığında, bu ismin (mütercim tercümanlık) ve yüksekokulun (yabancı diller yüksekokulu) tercih edilmiş olması şu şekilde açıklanabilir belki:

Çeviri olgusu, o dönemde (1980 sonrasında) Türkiye’de halen mütercimlik ve tercümanlık düzeyinde iki ‘iş’ alanı olarak, yani uygulamalı kısmı ile algılanmış ve akademik düzleme de bu şekilde aktarılmış olabilir.

Güncel Durum Nedir?

80’li yıllardan bugünlere gelinen sürece şöyle bir baktığımızda özellikle 90’lı yıllardan sonra çeviribilim olgusu Türkiye’de de kendisi hissettirmiş, çeviribilimin diğer iki ayağına dair çalışmalar yapılmış, çeşitli konularda yayınlar oluşturulmuştur. İlerleyen süreçlerde ise Mütercim Tercümanlık bölümlerinden mezun olup yüksek lisans ve doktora çalışmalarını yine bu alanda sürdüren kişiler akademiye dönerek çeviribilim olgusunu daha yüksek sesle tartışmaya başlamıştır. Ancak çoğu üniversite bölümü -ister Fen-Edebiyat fakültelerinde ister Yüksekokul’larda kurulmuş olsun- yine Mütercim Tercümanlık ismini tercih etmiştir.

Tarihsel ilerleyişe baktığımızda, başlangıçta Mütercim Tercümanlık bölümlerinin salt ‘çevirmen’ yetiştirmek üzere yola çıktığını ve henüz yeni bir alan olduğu için de eski gelenekleri devam ettirdiğini görebilmekteyiz. Sonrasında ise, çeviribilimin doğası yavaş yavaş kendisini müfredatlarda da göstermiş, çeviribilimdeki kuramsal tartışmalar müfredatlara ders olarak eklenmiştir. Çeviribilimin adı ise, ancak 2004 yılında kendisini göstermiş, ilk olarak Boğaziçi Üniversitesi, sonrasında da İstanbul Üniversitesi bölüm adlarını ‘Çeviribilim’ olarak değiştirmiştir. ÖSYS’nin veritabanına baktığımızda bugün yirmi iki Mütercim Tercümanlık, üç tane ise Çeviribilim bölümü olduğunu görmekteyiz.

Mütercim Tercümanlık’tan Çeviribilim’e mi?

Bu iki isimlilik özellikle çeviri öğrencisi açısından kafa karıştırıcı soru/sorunlara neden olmakta. Eğitim sistemlerinin ve eğitmenlerin bakış açılarının çevirmenliği ve çeviribilimi ayrı düzlemlerde ele almaları sonucunda çeviri öğrencileri de, çevirmenliği ve çeviribilimi birbirinden ayrı tutuyor, çevirmen oldukları zaman çeviribilim disiplinine ihtiyaç duymayacakmış gibi algılıyorlar. Ya da tam tersi durumlarda, çeviribilim ile ilgilendiklerinde çeviri pratiğinin işlerine yaramayacağını düşünüyorlar. Ayrıca, kuramsal bilgilerin yalnızca akademik bir çalışmada işe yarayacağı görüşü neticesinde sanki çeviribilim yalnızca akademisyen yetiştirmek için varmış gibi bir algı oluşmuş durumda. Üniversitelerden ve çeviribilimden beklentilerimizi nasıl konumlandırdığımız ciddi bir önem taşımakta. Mevcut duruma baktığımızda akademik çevrede bu bölümlerden beklenen, gerçekte akademik araştırmalardan çok çeviri eğitimidir. Öğrenci olarak, bizlerin de beklentisi ister istemez bu yönde olmakta.

Bunun sistemsel bazı nedenleri olduğunu söylemek mümkün:

Diğer sosyal bilimlerin müfredatlarında (örneğin iktisat ve sosyoloji) var olan ‘Sosyal Bilimlerde Metot’ gibi, bize sosyal bilimlerin çalışma yapısını, mantalitesini ve tekniklerini gösterecek bir dersin olmayışı; ‘Çeviriye Giriş’ gibi derslerin yanında, ‘Çeviribilim’e Giriş’ gibi, bize çeviribilimi anlamaya yöneltecek derslerin olmayışı; ya da, ‘bilim’ olgusunu daha iyi anlayabilmek için ‘Bilim Felsefesi’ gibi, bizi ‘bilimi’ anlamaya ve sorgulamaya yöneltecek bir dersin olmayışı ‘sistemsel’ eksiklikler arasında gösterilebilir. (Şu anda bazı üniversiteler müfredatlarına ‘Çeviribilim’e Giriş’ ve ‘Sosyal Bilimlerde Metot’ gibi dersler eklemişlerdir, ancak takip edebildiğim kadarıyla sayısı iki-üçü aşmamaktadır.)

Çeviri Öğrencisindeki ‘Algı’ ve ‘Farkındalık’ Sorunu

Çeviri öğrencileri, liseden çıktıklarında tercih kılavuzlarında 3-4 üniversite haricinde ‘Mütercim Tercümanlık’ adını görüyorlar. Çeviribilim’in ne kamuoyunda ne lise düzeyinde net olarak kavranamaması, lise öğrencisinin bilim tanımını doğru oturtamaması gibi nedenlerden dolayı, tercih yaptığı andan itibaren bu bölümün ona sadece çeviri pratiğini öğreteceğini zannediyor. Dolayısıyla üniversiteye adım attığında, aldığı kuramsal dersler ve ‘çeviribilim’ adı karşısında şaşırıyor ve umduğunu bulamıyor. İlerleyen süreçlerde de herhangi bir müdahale olmadığı sürece aynı yanılgıyı yaşayarak düş kırıklıkları ve alandan uzaklaşmalar yaşanıyor. Şu anki duruma bakıldığında, öğrencilerin çeviribilimin ve çeviribilim metodolojisinin farkına varmaları bir bakıma ‘tesadüflere’ bırakılmış durumda.

İsim ikililiğinin ve bu ikililikten kaynaklanan beklenti farklılıklarının sonucunda ise, bazı öğrenciler, ben ‘Mütercim Tercümanlık bölümündeyim, o halde bilimle ne işim var?’ sorusunu yöneltiyor. Buna karşı tepkiyi de kuramları reddederek gösteriyorlar.

Sistemsel eksikliklerin ortaya çıkması elbette tesadüfî bir durum değildir. Bunun altında, belli bir mantalitenin yattığını söyleyebiliriz. ‘Mütercim Tercümanlık’ bölümlerinin, geçmişten gelen bir geleneği ve mantaliteyi sürdürüp sürdürmediğini gerçekten merak ediyorum.

Konunun akademik tartışmalar boyutuna şu aşamada girmek belki benim açımdan sağlıklı bir tartışma olmayabilir, ancak yine de bir çeviribilim öğrencisi olarak aşağıdaki soruları sormadan edemiyorum:

‘Mütercim Tercümanlık’ ismi bu alanın tanımlanması için yeterli midir?

Acaba, 1980’lerde var olan mantalite halen devam mı ediyor?

Akademik eğitimde, çevirmenlik ve çeviribilim iki ayrı kavrammış gibi mi algılanıyor?

Toury’nin dilbilimden yola çıkarak, söz konusu bilim dalının dil öğretmek gibi yükümlülüğünün bulunmadığını hatırlatması, üniversitelerde çeviribilimin konum ve işlevini yeniden tartışmaya açmıştır. (Toury 1995: 1-19) Acaba, Türkiye çeviribilimi bu tartışmanın neresinde? İçeriksel anlamda Mütercim Tercümanlık’tan Çeviribilim’e; Uygulamalı Bilimler’den Sosyal Bilimler’e bir geçiş söz konusu oldu mu ya da olacak mı?

*Bu yazı, TÜÇEB 1. Ulusal Çeviribilim Öğrenci Çalıştayı‘nda sunulmuş, Dragosfer için özetlenerek yeniden düzenlenmiştir.

Sorun mu Kokuyor Ne?

Sorun mu Kokuyor Ne?

Evet, tam olarak bu soru(n) ile başladı her şey. Çeviri öğrencileri, bir şeylerin eksikliğini hissediyor, bu eksikliğin adını bir türlü koyamıyorlardı. Küçük küçük gruplar bir araya geliyor, ders aralarında, kafelerde, öğrenci evlerinde oturup tartışıyorlardı ‘sorun kokan şeyleri’.

Elbette, ‘herkes gibi’ Türkiye’deki eğitim sistemine suç atmak kolaydı bu noktada. Ama çeviri öğrencisi en azından kendi payına düşeni üstlendi. ‘Bir’ oldu, ‘birlik’ oldu ve TÜÇEB diye bir gerçeği var etti.

Bize Bir TÜÇEB’ler Oluyor!

Arap Baharı ile örgütlenmede yeni bir çığır açtığını ispatlayan sosyal medya, çeviri öğrencileri için de bulunmaz bir nimet idi. Çeviri öğrencileri önce “facebook” gibi sosyal medya araçlarını kullanarak birbirleriyle iletişim kurdu. Sosyal medyada her şey öylesine hızlı ilerliyordu ki ve şu ‘bir yerlerdeki sorun’ öylesine büyüktü ki, girişim çabucak sonuç vermeye başladı. İlk büyük toplantı 8 Mayıs 2010 tarihinde İstanbul’da altı üniversiteden yirmiyi aşkın öğrenci ile yapıldı. Ama bu ‘sorun’ sadece İstanbul’un sorunu değildi elbette. Kısa sürede Ankara’da da yankılandı bu fikir. 29 Mayıs 2010  tarihinde, Ankara’daki üniversitelerden öğrencilerin katıldığı bir toplantı yapıldı. Ardından İzmir’deki üniversitelere ulaşıldı, fikirler paylaşıldı.

Çok ilginç şeyler oluyordu, birbirlerini tanımayan, o güne dek ‘sorun kokan’ şeyleri bir araya gelip bir kez olsun tartışmamış öğrenciler bir araya geliyor, sanki yıllardır bu konuları konuşuyormuş gibi davranıyorlardı. 5 Haziran 2010 tarihinde yine İstanbul’da on üniversiteden otuzu aşkın çeviri öğrencisi büyük bir toplantı yaptı. Bu toplantıya İstanbul’dan, Ankara’dan, Edirne’den, Sakarya’dan temsilciler katılmıştı. Müthiş bir şeydi bu! En büyük meyve orada verildi. Kurulacak birliğin ismi, yapısı, formatı, içeriği, amaçları ve hedefleri tartışıldı, çeşitli kararlar alındı.

Resmi Kurumların Gayri Resmi Birliği

Sanırım, TÜÇEB’in en akıllıca davranışı, geleneksel örgütlenme yöntemleri yerine alternatif örgütlenme biçimini tercih etmesi oldu. Sosyal medyanın yükselişi ile birlikte, hantal ve bürokratik konuma düşen geleneksel örgütlenme biçimi, işleri yavaşlatabilirdi ve öğrencileri içinden çıkılmaz birçok bürokrasinin içine düşürebilirdi. Bunun yerine, üniversitelerdeki çeviri topluluklarının/kulüplerinin resmiyetinden yola çıkarak ‘resmi kurumların gayri resmi birliği’ oldu. Böylelikle, hem bürokratik engeller nispeten ortadan kalktı, hem de çeviri öğrencilerinin daha interaktif bir ortam yakalamaları sağlandı. İçe dönük bir yapıyı hiçbir zaman benimsemeyen TÜÇEB, her toplantısını tüm çeviri öğrencilerine açtı ve bu da bir iç dinamizm kazandırdı. Taksim’de ‘Burger King Önü Buluşmaları’ adıyla ünlenen buluşmalar sonrasında bir kafeye gidiliyor, büyük kararlar alınıyor, büyük organizasyonlar tertipleniyor, büyük dostluklar kuruluyordu. Her toplantıya farklı üniversitelerden farklı öğrenciler katılıyor, ‘ben üye değilim, o yüzden toplantılara katılamam’ endişesi yaşanmıyordu. Çünkü TÜÇEB’de üyelik diye bir şey teknik olarak yoktu. Genel anlamda gönüllülük esasına göre ilerleyen, hiyerarşik ve asimetrik ilişkiler içermeyen bir yapısı vardı TÜÇEB’in.

Çeviri öğrencileri, kendilerini ait hissedebilecekleri, dertlerini paylaşabilecekleri ve dostluklar kurabilecekleri bir oluşuma kavuşmuştu. Artık çoğu çeviri öğrencisi diğer üniversitelerde yaşananlardan haberdar olabiliyor, var olan kulüplerin/toplulukların aktivitelerine katılabiliyor, onlardan fikir alabiliyordu. TÜÇEB’in kurulum sürecinde ve devamında, kendi içinde en büyük başarıları ise, çeviri topluluğu/kulübü olmayan üniversitelerde bu yapıların oluşmasını teşvik etmesi ve önayak olması; Türkiye’deki çoğu üniversiteden çeviri öğrencisinin birbirini tanıması vasıtasıyla bilinçlilik hareketlerini yükseltmesi olmuştur. Elbette, alan içindeki sorunların öğrenci gözünden (yani maruz kalan gözünden) dile getirilmesi, alan içindeki mekanizmaları da hareketlendirmiştir.

İyi de, ‘sorun’ neydi?

Kurulum aşamasından sonra artık iş, ‘sorun kokan’ şeyi gerçek anlamda sorunsallaştırmaya gelmişti. TÜÇEB, açılış etkinliğini  (05.03.2011) çeviri öğrencisinin en büyük sorunlarından birisiyle ‘şekillendirmek’ istiyordu: Türkiye’de Çeviri Eğitimi- Çeviri Eğitiminde Müfredatların Sorunsallaştırılması. Konusu kadar büyük, içeriği kadar ihtişamlı bir açılış gerçekleşti. Türkiye çeviribiliminde bir ilk yaşanıyor, çeviri öğrencileri ilk kez bu denli büyük bir organizasyonda bir araya geliyordu. Ankara’dan, İzmir’den, Mersin’den, Sakarya’dan, Edirne’den, İstanbul’dan yüzlerce çeviri öğrencisi bir araya gelmiş, akademisyenlerin ve dernek temsilcilerinin ağzından Türkiye’deki çeviri eğitiminin durumunu anlamaya çalışıyor ve bu eğitimi bir anlamda sorguluyordu. Çeviri öğrencileri ilk kez bu denli söz hakkı alıyor ve endişelerini kendileriyle aynı sorunları yaşayan öğrenci arkadaşları ile birlikte dile getiriyordu. Sonrasında TÜÇEB, aynı dönem içinde hız kesmeden, İzmir (28.04.2011), Ankara (17.05.2011) ve Edirne’de (22.05.2011) büyük etkinliklere imza attı (bkz. TÜÇEB websitesi). Yazın da boş durmamıştı TÜÇEB; İstanbul’da ‘Çeviribilim Atölyeleri’  gerçekleştirmiş, geleceğin çeviribilimcileriyle çeviribilimi anlamaya çalışmıştı.

TÜÇEB, sonraki yıl da (2011-2012), İstanbul’da düzenlediği Marmara Bölgesi Etkinliği (13.05.2012) ile hem edebiyat çevirisini hem de sektör- akademi ilişkisini konu edinen iki oturumlu bir etkinlik düzenleyerek çeviri öğrencilerini bir araya getirmişti.  Hemen ardından, kuruluşundan beri dilinden düşürmediği,  ‘TÜÇEB’in kuruluş amacı, alan içinde var olan sorunları öğrenci gözüyle olabildiğince saptamak, bunlara çözüm önerileri sunmak ve ilgili mekanizmaları harekete geçirmektir’ iddiasını gerçekleştirmek üzere, çeviri öğrencilerini Ankara’da buluşturmuş ve ‘ÇEVİRİ EĞİTİMİ’ üst başlığı çerçevesinde çeviri öğrencilerinin eğitim süreçlerinde karşılaştıkları problemleri ve eksiklikleri sunmalarına olanak sağlamıştır: TÜÇEB 1. Ulusal Çeviribilim Öğrenci Çalıştayı.

Güzel bir umut olmuştu TÜÇEB; çeviri öğrencileri ilk kez, organize bir şekilde alanlarına bu denli sahip çıkıyor, kendilerini ilgilendiren her konuyu sorgulamaya çalışıyordu. Türkiye’nin gelecekteki çevirmenleri ve çeviribilimcileri, alanlarına sahip çıktıklarını göstermek, çeviribilimi ve çevirmenlik mesleğini hak ettiği noktalara getirmek, kendilerini eğitmek, alanın var olan sorunları üzerinde tartışmak ve çözüm/ler üretmek için henüz öğrencilik yıllarında bir araya gelmişti. En büyük amacı, dayanışma ortamlarını sağlayarak ‘bilinçlenme ve bilinçlendirme’ çalışmalarını yürütmek olan TÜÇEB’in bunu ne derece başardığı sonraki yıllarda gözlemlenebilir bir olgu olacaktır elbette. Şu noktada tek bir gerçek var ki, çeviri öğrencileri elini taşın altına koymuş, ‘bir yerlerdeki sorunu’ artık ‘galibalara’ bırakmayıp, daha keskin bir şekilde dile getirmiştir.