Başka bir deyişle – 4

Başka bir deyişle – 4

Bu bölümle beraber “Başka bir deyişle” serimizin sonlandırmış oluyoruz. Kaudat çekirdeği, çevirmenlerin araştırmalardan çıkan bilgilere benzer tanımlar yapmaları ve bu araştırmanın daha başka araştırmaların önünü açabileceğinden bahsedilen sön bölümle sizleri başbaşa bırakıyoruz.

Cenevre’deki deneylerde yer almayan, Londra Üniversitesi’nde nörolog David Green “Kişi simultane çeviride deneyim kazandıkça kaudatın sağladığı kontrollü yanıta ihtiyacı azalır” diye belirtiyor. “Kaudat yetenek gerektiren her eylemin kontrolünde rol oynar. Başka bir çalışmada ise kişinin bir işte ne kadar yetenekli hale gelirse kaudatını o kadar az kullandığı görülmüştür.”

Cenevre’deki çalışmalardan ortaya çıkan tercümenin aslında beynin belirli şeylerde uzmanlaşmış beyin bölgelerini koordine etmeyle alakalı olduğu fikri tercümanların nasıl çalıştıkları konusunda ortaya koydukları tanımla örtüşüyor gibi görünüyor. Gerçekten verimli bir iş yapılabilmesi için mesela bir simultane tercümanın yaklaşım repertuarına sahip olması gerekir. Genellikle BM ajansları için yılda 40-50 gün tercümanlık yapmayı sürdüren Moser-Mercer “Sürecin çeşitli durumlara adapte olabilmesi gerekir” diye belirtiyor. “Ses kalitesi kötü olabilir, aksanlı bir konuşmacı olabilir veya bilgi sahibi olmadığım bir konudan bahsediliyor olabilir. Mesela; hızlı bir konuşmacıya yavaş konuşmacıdaki gibi tercüme yapmam. Farklı strateji bütünleri uygularım. Duyduğum her kelimenin üzerinde duracak kadar zamanım olmuyorsa akıllıca bir seçimler yapmanız gerekir.” Belki de çevirinin temelini destekleyen beyin ağlarının esnek çalışma stili tercümanların farklı türde konuşmacılar için en uygun stratejileri oluşturmalarını sağlıyordur. Aynı şeyi dinleyen farklı tercümanlar da farklı stratejiler kullanabilirler elbette.

Cenevre grubundan gelen sonuçlar nörobilimle geniş anlamda uyuşuyor. fMRI 1990’lı yıllarda erişimi kolay bir teknoloji haline gelince araştırmacılar akla gelen her davranış (evet, bunun içerisine seks de dahildi, birçok araştırmacı orgasm olan deneklerin beyinlerini taradı) biçimiyle alakalı beyin bölgelerini tanımlamak hızla işe koyuldular. Ancak tek başlarına bu verilerin pek bir aman aman bir faydası yoktu, bunun sebebi ise kısmen de olsa karmaşık davranış biçimlerinin tekil beyin bölgeleri tarafından kontrol edilmiyor oluşuydu. Artık farklı bölgelerin birbirleri arasındaki iletişim üzerinde duruluyor. Nörologlar, bir şey almayı planladığımız vakit prefrontal korteks ve insulanın dahil olduğu bölge ağının fiyatın uygun olup olmadığı konusunda karar vermemize yardımcı olduğunu öğrendiler. Entorhinal korteks ve hipokampüs dahil olmak üzere başka beyin bölgeleri bütünleri arasındaki karşılıklı etkileşim ise farklı yerler arasındaki yol bilgimizi depolamamıza yardımcı oluyor.

Bu tür karmaşık şeylerin öğrenilebilmesinin bir dereceye kadar arama teknolojilerindeki gelişmelerle sağlandığını söylemek yanlış olmaz. Kaudata geldiğimizde artık kaudattaki faaliyetlerin içinde bulunduğu daha büyük bir beyin bölgesi olan basal gangliada gerçekleşenlerden ayırt edilebiliyor. İnce detaylı taramalar kaudatın sıklıkla idrak ve eylemi düzenleyen ağlarda görev aldığını gösteriyor ki üstlendiği bu rol onu olağanüstü sayıda davranış biçimi yelpazesinin merkezi kılıyor. Bir grup İngiliz araştırmacının 2008 yılındaki bir incelemede “bir sıçanın insanın para alışverişinde karşısındakine ne kadar güvenebileceği konusunda aldığı kararı belirleyecek kolu indirmesi kararı”ndan tutun da her şeyin kontrolünde kaudatın yardımcı olduğunu belirtmişler.

İncelemenin yazarlarından biri de Wales’deki Bangor Üniversitesi’nden John Parkinson’du. Ona kaudatın simultane tercümede yer alabileceğini tahmin edip etmediğini sordum. Başta böyle bir şeyi tahmin edemediğini belirtti. “Kaudat bir eylemin amaçlılığında, hedefliliğindedir. Gerçekleştirmesinde değil de neden yaptığınızda yer alır.” Sonra tercümanların ne yaptığını düşündü. Bilgisayarlar belleklerinde ne varsa oradan çeviriyorlar, çoğunlukla da komik sonuçlar ortaya çıkıyor. İnsanların anlam ve niyeti düşünmesi gerekiyor. “Tercüman mesajın ne olduğunu belirlemek ve çevirmek mecburiyetindedir” diye belirtiyor Parkinson. Kaudatın bu süreçte yer almasını mantıklı bulduğu konusunda hak veriyor.

Cenevre araştırmasının kısmen tercümanları eğitmeyle görevli bölümüne dayalı olduğunu göz önüne alırsak bilimsel buluşların eninde sonunda canlı örneklerine rastlanılmasını beklemek de oldukça doğal. Moser-Mercer ve meslektaşları abartılı iddialarda bulunmaktan kaçınmaya özen gösteriyorlar ve beyin tarayıcıların süreci değerlendirme veya tercümeye eğilimi olan adayları seçmiş olması konusundaki iddiaları reddediyorlar. Ancak simultane tercüme eğitimi hemen bazı örnekler sunmasa da düşünme ve yapma arasındaki sinirsel yol ile ilgili bilgi dağarcığımızı genişletmiş oldu. Gelecekte de nörolojistlerin bağlantılı beyin hakkındaki görüşlerini daha da ileriye götürebilir. Cenevre takımı bazı yüksek seviye kavrama safhalarının çok daha eski ve basit davranış biçimlerinden evrimleşerek geldiği fikrini derinlemesine araştırmak istiyor. Onların belirttiğine göre beyin, karmaşık kavrama repartuarını hareket etme ve beslenme gibi “temel” süreç olarak adlandırdıkları düşük seviyelerde kuruyor. Moser-Mercer ve meslektaşları e-postada “Bu bahsettiğimiz şeyler için oldukça verimli bir yol olur” diye belirtiyor. “Beynin işlemcilerini çoklu görevler için yeniden kullanması, adapte etmesi oldukça mantıklı, ayrıca kontrol sağlayan idraksal komponentlerle davranış biçimlerine etkisi olan sistemi direkt bağlamak mantıklı geliyor.” Simultane tercüme, kavrama ve eylemle arasındaki karşılıklı ilişkiyle böyle düşünüşler için ideal bir test mecrası haline gelebilir.

Kaynak: In other words: inside the lives and minds of real-time translators
Çeviri: Burak ŞOLT

Başka bir deyişle – 3

Başka bir deyişle – 3

Bu yazımızda “Başka bir deyişle” serimize devam ediyor, çeviri esnasında bir tercümanın başka bir şeyle meşgul olup olamayacağına, mesleğin getirdiği alışkanlıkların hayatı nasıl etkilediğine, Cenevre araştırmacılarının deneylerine ve tercümanlık mesleğinin beyindeki kaudat çekirdeğine nasıl bir etkisi olduğuna değineceğiz.

Bu kısma havadan sudan bir muhabbet zemin hazırlamıştı doğrusu. Biri bana simultane tercümanların çok yetenekli insanları olduklarını, hatta çalışırken bulmaca bile çözebildiklerini söylemişti. Ne bir addan ne bir tarihten ne de bir yerden söz edilmişti, haliyle de kuşkuyla bakmıştım. Ama gerçekten de öyle miymiş diye öğrenmek için birkaç profesyonel tercüman ile görüşmüştüm. Biri öyle bir söylenti duymuş olabileceğini söylemiş, diğerleri pek önemsememişti; şehir efsanesidir deyip geçmişlerdi.

Ben de Moser-Mercer’e tercüme yaparlarken başka bir şey yapıp yapamayacaklarını sordum. Kadınların ağırlıkta olduğu bir alanda kimilerinin örgü ördüğünü, daha doğrusu örgünün popüler bir zaman geçirme uğraşı olduğu dönemlerde bu durumun görüldüğünü söylemişti. Böyle olunca elle yapılan sıradan bir şeyin çevirinin beyinsel aktivitesinin tamamlayıcısı olmasına anlam verilebiliyorsunuz. Peki ya bulmaca çözmek? Moser-Mercer bunu denememiş ama istinai durumlarda, mesela benzer bir konu başlığı veya basit cümleler kurarak konuşan biri olması vs. gibi durumlarda bunu yapabileceğini söylüyor.

Böylesi bir becerinin mümkün olabilmesi simultane tercümanların beyinlerinde ilginç şeylerin olduğuna işaret ediyor doğrusu. Tercüman beyinlerinin mesleklerine göre şekil almasının düşündüren başka sebepler de var. Kendilerini arka plana atabilmelerini buna örnek verebiliriz. Normal durumlarda kendi sesinizi dinlemeniz söylediklerinizi denetleyebilmeniz adına olmazsa olmaz bir şeydir. Ama tercümanlar çevirdikleri kelimelere dikkat etmek zorunda oldukları için kendi seslerini daha az odaklanmayı öğrenebiliyorlar.

Bu ilk olarak yirmi yıl önce İtalya’daki Trieste Üniversitesi’nde Franco Fabbro ve meslektaşlarının yaptığı basit bir deneyle kanıtlanmıştı. Fabbro yirmi dört öğrenciye bir yandan kendi seslerini dinlerken diğer yandan haftanın günlerini ve ayları tersten sesli olarak söylemelerini istemişti. Başta gecikme olmadan kendi seslerini duydular. Sonra aynı şeyi yüz, iki yüz ve üç yüz milisaniyelik gecikmelerle tekrarladılar. En ufak bir gecikme dahi konuşmanın düzenini bozuyordu, dinleyenlerin yavaşlamasına, kekelemesine, kötü telaffuzlara ve bir yerden sonra durmalarına sebep oluyordu. Elbette öğrencilerin çoğu hatalar yaptı. Ama grubun yarısı üniversitenin mütercim tercümanlık bölümünde üçüncü veya dördüncü sınıf öğrencisiydi ve bu öğrenciler ciddi bir aksama yaşamadılar.

 

İş yerinde edinilen bazı alışkanlıklar eve taşınabiliyor. Bunlardan biri de deneyimli tercümanların, konuşmacıların ne söylemek üzere olduklarını tahmin etme hızı oluyor. “Kimle konuşursam konuşayım, kulaklık takıp takmamam fark etmez, cümlenin sonunu bilirim” diyor Moser-Mercer. “Cümleni bitirmeni beklemem. Biz tercümanların çoğu bunu eşlerimizden, çoluk çocuğumuzdan biliyoruz, duyuyoruz. ‘Bitirmeme izin vermiyorsun ki…’ Ne kadar da doğru. Hep balıklama atlıyoruz.”

 

Tercümanların aynı zamanda zorlayan konuşmacılarla çalışırken stresle baş edebilme ve kendini kontrol edebilme gibi yetilere sahip olmaları gerekir. Tercümanlarla yapılan anketlerden yola çıkılarak hazırlanmış bir değerlendirme yazısında bu mesleği yapanların, mesleğin bir sonucu olarak gergin, huysuz, alıngan ve kendini beğenmiş kişiler olduğu yazıyordu. Belki öyleydi. Ama bunları Marisa, Carmen veya Anne’de görmemiştim.

 

Birkaç sene önce Cenevre araştırmacıları çok dilli elli öğrenciden bir beyin tarama cihazına girmelerini ve bir dizi dil egzersizi yapmalarını istedi. Birinde denekler sadece bir cümle dinleyip hiçbir şey söylemediler. Diğerinde ise öğrenciler cümleyi aynı dilde tekrarladılar. Üçüncüsü ise en güç olanıydı; deneklerden duyduklarını tekrarlamaları ve bu sefer başka bir dile çevirmeleri istendi.

 

İdrak edebilme yetisi bakımından seviye oldukça artmış gibi görünüyor. Başta öğrencilerin sadece dinleyip tekrarlamaları gerekiyordu. Üçüncü görev eşzamanlı olarak tercüme edebilmek için anlamı ve nasıl çevireceklerini düşünmelerini gerektiriyordu. Ancak taramalarda herhangi bir sinirsel patlama görülmemişti. “Büyük bir ek uğraş yoktu,” dedi Hervais-Adelman. Kavrama veya birbirine eklemeyle görevli bölgelerde fazladan bir aktivite yoktu mesela. “Az sayıda ve belirli bölgeler tercümenin ekstra iş yükünü üstlenmişti o kadar.” Bahsedilen bölgeler arasında hareketi kontrol eden premotor korteks ve kaudat gibi bölgeler bulunuyordu. Tercüme, başka bir deyişle, aslında kaynak eklemekten çok üzerinde uzmanlaşılmış kaynakları yönetebilmeyle alakalıydı belki.

 

Bu düşünce henüz teyit edilmedi ama Cenevre takımı bir yıl kadar sonra daha önceki deneylerde yararlandıkları bazı öğrencileri fMRI tarayıcısından tekrar geçmeleri için davet ettiklerinde bu konuya ağırlık verdi. Bu süre esnasında geri gelenlerden on dokuzu konferans tercümanlığı eğitimi aldı, diğerleri ise tercümeyle alakası olmayan alanlarda eğitim gördü. Tercümanlık eğitimi görenlerin beyinleri değişmişti, özellikle de kaudat bölgeleri bundan nasibini almıştı ama beklediğiniz tarzda bir değişim değil bu; tercüme görevi esnasındaki aktivite azalmıştı.

Kaudatın daha verimli bir koordinatör olmuş olması veya diğer yapılara nasıl daha çok görev çıkartabileceğini öğrenmiş olması ihtimaller arasındaydı.

Kaynak: In other words: inside the lives and minds of real-time translators
Çeviri: Burak ŞOLT

Başka bir deyişle – 2

Başka bir deyişle – 2

“Başka bir deyişle çevirmen hayatı ve zihninin içyüzü” adlı çeviri serimizin ikinci bölümüyle karşınızdayız. Bu bölümde simultane çevirinin zorluklarına, neden yorucu bir iş olduğuna, zaman zaman sıkıcı bir iş olabildiğine ve Moser-Mercer’in meslektaşlarıyla birlikte tercüme alanında yaptığı çalışmalara değiniliyor.

Bahsettiğimiz türde zorluklar simultane çeviriyi yorucu bir iş haline getiriyor ve böylece tercümanların neden yarım saatte bir görevi diğer tercümana teslim ettiği açıklanmış oluyor. Video izlemek ise en beteri. “Hiç de sevdiğimiz bir şey değil,” demişti Miles bana. Araştırmalar da bu sürecin daha yorucu ve stresli olduğunu ortaya koyuyor. Büyük ihtimalle vücut dili ve yüz ifadelerinin verilmek istenen mesajda payı olması ve uzaktan çalışırken bunları çözmenin güçleşmesi bu zorlukta büyük pay taşıyor. “Video bağlantısı olsa bile neler olup bittiğini çözebilmek için elinde daha az görsel ipucu oluyor,” diye belirtiyor Miles.

Bir de sıkıcılığı var tabii. New York’taki kriz konuşmaları sizde bir merak uyandırabilir ama sıradan bir politikacıdan, deniz yönetmelikleri üzerine konuşan bilirkişileri saymıyorum bile, sizi saatlerce uyanık tutacak şeyler beklemeyin. İzleyicilerin o esnada içi geçebilir ama tercümanların tetikte olması gerekir. Toplantı prosedüre bağlı detaylar ve sonuçlar yumağına doğru yelken açarken, her biri bölüm ve altbölümlere ayrıldığında tetikte olmanın ne kadar yorucu bir şey olabileceğini anladım. Birçok bilim konferansında kafa sallamayla yetinen biri olarak (hatta birisinde başkanlık yapıyordum) tercümanların metaneti beni büyülemişti.

Nörobilim alanına kaymadan önce Moser-Mercer (kendisi Almanca, İngilizce ve Fransızcayı anadili gibi konuşur) tercümanlık eğitimi almıştı. “Tercüme ederken kafamın içinde neler olup bittiği çok ilgimi çekmişti,” diye belirtiyor. “Bunu çözmenin de bir yolu olmalı diye düşünüyordum.” 1987 senesinde Cenevre Üniversitesi’ne geldiğinde bunun bir yolu yoktu; tercüme bölümü araştırmayla değil, eğitimle meşguldü. Moser-Mercer de nörobilim alanındaki meslektaşlarıyla birlikte araştırmayla meşgul olacak bir tercüme bölümü oluşturmak için kolları sıvamış.

Beyin ve Dil Laboratuvarı zümre başkanı Narly Golestani yakın bir tarihte yaptığım ziyarette bana “Dil insanın en karmaşık zihinsel fonksiyonlarından biridir.” demişti. “Çok dillilik üzerine birçok çalışma var. Tercüme, çok dilliliğin bir adım daha ötesine gidiyor çünkü iki dil de aynı anda aktif durumda oluyor. Sadece bir yöntem olarak ele alınmamalı çünkü algılama ve üretim aynı anda gerçekleşiyor. Yani beynin bölgeleri oldukça yüksek seviyelere çıkıyor, dilin ötesine geçiyor.”

Cenevre Üniversitesi’nde diğer nörobilim laboratuvarlarındaki gibi araştırma aracı olarak fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleyicisi (fMRI) kullanılıyor. fMRI kullanarak araştırmacılar beyni belirli görevler gerçekleştirirken(özellikle çeviride gerçekleştirilen görevler) izleyebiliyorlar ve bu çeviri sürecinin beyin bölgeleri arasındaki bir ağ sayesinde mümkün olduğunu ortaya çıkarmış durumdalar. Bu bölgelerden biri Broca bölgesi. Dilde üretim ve çalışma belleği konusundaki rolüyle biliniyor ve bu fonksiyonu sayesinde ne düşündüğümüzün ve yaptığımızın bilincinde olabilmeyi devam ettirebiliyoruz. Bu bölge aynı zamanda dil üretiminin ve kavrayabilme kabiliyetinin kontrolüne yardımcı komşu bölgelerle de bağlantılı. “Tercümede kişi bir şey dinlerken aynı anda çevirmesi ve konuşması gerektiği vakit bu bölgeler arasında oldukça güçlü bir fonksiyonel etkileşim görülür,” diye belirtiyor Golestani.

Birçok diğer bölge de bu sürece dahil oluyor ve aralarında sayısız bağlantı oluşuyor. Bu ağın karmaşıklığı Moser-Mercer’i tek seferde hepsinin üstesinden gelmeye çalışmaktan alıkoydu; ayrıca her tamamlayıcı parçanın ne yaptığını teker teker ortaya çıkarmak ise çok emek gerektirecekti. Bunun yerine Cenevre’deki araştırmacılar her öğeyi kara kutu olarak kabul edip bu kutuların birbirleriyle bağlantısının ne olduğu ve nasıl koordine oldukları üzerine yoğunlaştılar. “Araştırmamız, tercümanların bu sistemleri eş zamanlı olarak kullanmalarını sağlayan mekanizmaları çözmek üzerinedir,” diye belirtiyor araştırma takımından Alexis Hervais-Adelman.

Beynin gelişimsel açıdan atası diyebileceğimiz merkezi olan striyatumdaki kaudat çekirdek ve putamen adlı iki bölgenin aslında bu faal yönetim görevindeki anahtar rol oynayan oyuncular olduğu ortaya çıktı. Nörobilimciler bu yapıların öğrenme, planlama ve hareket etme gibi diğer karmaşık görevlerde rol aldıklarını biliyorlardı. Hervais-Adelman ve meslektaşlarına göre bu da şu anlama geliyor: beyinde sadece tercümeye atanmış bir beyin merkezi yok. fMRI kullanılarak üzerinde çalışılan diğer birçok insanın hal ve hareketinde olduğu gibi tercümenin de birçok bölgenin beraber çalışmasının bir meyvesi olduğu ortaya çıkmış oldu. Ayrıca, süreçleri kontrol eden beyin bölgelerinin özel amaçlı değil çok amaçlı olduğu da görüldü.

Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.

Kaynak: In other words: inside the lives and minds of real-time translators
Çeviri: Burak ŞOLT

 

Başka bir deyişle – 1

Başka bir deyişle – 1

Geçtiğimiz hafta yayınladığımız Çeviride Kazanılanlar: Simultane Tercümanların İnsan Beyni Hakkında Bize Öğrettikleri adlı yazı bizleri çevirinin kazandırdıkları, nörolojik olarak nasıl bir süreç olduğu ve tercümanların karşılaştığı durumlara dair daha çok araştırma yapmaya sevk etti. Dolu dolu ve uzun olan bu yazının ikinci kısmını ise önümüzdeki hafta yayınlayacağız.

Dünyanın en güçlü bilgisayarlarının dahi doğru ve gerçek zamanlı olarak yapamadığı çevirinin altından çevirmenler rahatlıkla kalkıyorlar. Geoff Watts da bu olağanüstü yeteneği aydınlatmaya başlayan nörologlarla görüşüyor.

Bu yaz bir sabah vakti London’daki Birleşmiş Milletler ajansına gittim. Westminster Sarayı yakınlarındaki Thames’in güneye bakan tarafında Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO) vardı. Bir geminin yanaştığını gördüm. İçinde de çoğu kadın bir grup IMO çevirmeni vardı. 

Bir konuşma için toplanılmıştı, Marisa Pinkney ve Carmen Soliño adlı iki çevirmenin arasına oturdum. Pinkney kısa bir duraklamanın ardından temsilcinin İngilizce cümlelerinin İspanyolca çevirisini yapmaya başladı

Temsilci bir yandan konuşurken Pinkney’in de o esnada bir dildeki mesajı simultane olarak diğer dilde oluşturup düzgün bir biçimde aktarması gerekiyordu. Bu süreç duyusal, devinimsel ve idraka bağlı yeteneklerin sıradışı bir harmanını ve hepsinin ahenk içerisinde işlemesini gerektiriyordu. Bunu eş zamanlı olarak devam ettirdi. Ne konuşmacıdan yavaşlamasını istedi ne de herhangi sözü izah etmek için duraksamak durumunda kaldı. Bunu başarabilmek ise en güçlü bilgisayarların dahi ulaşamayacağı çok yönlü olabilmeyi ve ince farkı ayırt edebilme yeteneğini gerektirir. Pinkney’in beyninin, aslında her insan beyninin, bunların hepsini yapabilmesi hayret verici bir şey doğrusu. 

Nörologlar uzun yıllar dil üzerine araştırma yaparak birçok şey keşfedip birden çok dil bilen bireyler hakkında somut çalışmalar ürettiler. Ancak simultane çeviri sürecinin kavranabilmesi çok daha zorlu bir iş. Ne var ki, bir grup meraklı bu zorlu işin altından kalmaya karar verip araştırmaya başladılar ve beynin bir bölümü olan kaudat çekirdeği dikkatlerini çekti. 

Kaudat beynin özellikle dille alakalı bir bölümü değil aslında. Nörologlar bu bölümün karar vermede ve güven konusunda rol üstlendiğini biliyorlar. Aynı bir orkestra şefinin yaptığını yapıyor, birçok beyin bölümü arasındaki koordinasyonu sağlayıp hayret verici derecede karmaşık hal ve tavırların oluşmasını sağlıyor. Böylece en karmaşık yeteneklerimizin beynin özel bölümlerine atanmamış olduğunu, bu yeteneklerin hareket etme ve duyma gibi temel yeteneklerimizi kontrol eden bölümlerin ışık hızında koordinasyonu sayesinde oluştuğu anlaşılmış oldu.

Simultane çeviri sıklıkla dizi yazma duyumuzu harekete geçirir. Belki de tarihinden kaynaklıdır çünkü 1. Dünya Savaşı’nın ardından Milletler Cemiyeti’nin kurulmasıyla buna ihtiyaç duyulan bir ortam oluştu ve bu tekniğin faydaları Nuremberg’de üst düzey Nazilerin mahkemelerinde göz önüne çıkarılmış oldu. Yine de doğruluk konusunda şüpheler vardı. Bu yüzden de BM Güvenlik Konseyi simultane tercüme fikrini yetmişli yılların başlarına kadar benimsemedi. “O zamana kadar tercümanlara güvenmemişlerdi” cümlesini dile getirmişti Cenevre Üniversitesi araştırma görevlisi ve tercüman Barbara Moser-Mercer. Ama artık günümüzde çok dilli konferans dünyasının iki geleneksel merkezi olan Cenevre ve New York’ta bulunan BM ofisleri Brüksel’de tek bir çatı altında toplandı ve Avrupa Birliği genişleyerek daha çok dili bünyesine katmaya başladı. Şu an toplamda yirmi dört dili kapsıyor ve bazı toplantı, görüşmelerde her birinin tercümesi yapılıyor. 

IMO’daki temsilcilere bakınca kaptan köşkünden bir görüntü canlandı gözümde. Kontrolün bende olduğu hissini vermişti. Tercümanların söyledikleri ve konuşma hızlarını diğer kişiler belirliyordu. Pinkney ve Soliño’nun o sabahki görüşme için yanlarında getirdikleri bir sürü konuşma metni vardı ama mizahi cümlelere hazırlıklı olmaları gerekiyordu. Çünkü kelime oyunları, alay, ironi ve kültüre özel şakalar çevirmenlerin korkulu rüyaları gibidir. Akademik bir makalede bahsedildiği gibi “Kaynak dilde tek bir kelimeyle ifade edilip birden çok anlama gelen kelime oyunları tercümanların girişmemesi gereken bir iştir çünkü ortaya çıkan şey pek de komik olmayacaktır.”

Temsilcilerin konuşmaları esnasında otuz yıldır tercümanlık yapan Anna Miles tercümanların sıklıkla karşılaştığı güçlüklerden biri olan kelime sıralaması hakkında bir şey söylemişti. “Almancada ‘değil’ anlamına gelen ‘nicht’ kelimesi cümle sonunda gelebilir” diye belirtmişti. Nihayetinde de konuşmacılardan biri “nicht” demişti. “Almanya’da doğup büyümüşseniz konuşmacının ses tonundan ‘nicht’ kelimesinin geleceğini anlayabilirsiniz.” Kelime sıralaması da balıkçılıkla alakalı toplantılarda özellikle önem arz ettiği için Miles oldukça temkinliydi. Çeşitli türlerde balıkların geçtiği uzun bir cümlede ve balık isminin ad olarak cümle sonuna geldiği bir dilde tercümanın cümle tamamlanana kadar öznenin hangisi olduğunu kestirmesi gerektiği durumlarla yüz yüze kalınabiliyor. 

Miles bunun gibi birçok örnekten bahsederken tarımla alakalı bir toplantıda donmuş halde boğa sperminin Fransız tercüman tarafından “dondurulmuş denizciler” olarak çevrildiğinden de bahsetmişti. 

Bazı konuşmacılar da çok hızlı konuşur. “Böyle durumlarda çeşitli stratejiler izlenebilir. Bazı tercümanlar durup konuşmacıya yavaşlaması için rica etmenin en uygun yol olduğunu düşünürler.” Miles bunu pek yararlı bir yol olarak görmüyor çünkü insanların özgün bir konuşma hızları vardı ve birisine yavaşlaması için ricada bulunsanız bile eninde sonunda tekrar aynı hızı yakalayacaktır. “Uyanık olmak gerekir. Mesele sadece bu işe özgü dil yeteneklerini bilmek değil, hızlı düşünebilmeli ve hızlı öğrenmek de oldukça önemlidir.”

Kaynak: In other words: inside the lives and minds of real-time translators
Çeviri: Burak ŞOLT

 

Tercümenin Görünmez Kuralları

Tercümenin Görünmez Kuralları

Dragosfer’de bu hafta sizler için sözlü çeviri alanında deneyimli çevirmen Eser Tözüm ile söyleştik.  21 Kasım 1979 İstanbul doğumlu olan Eser Tözüm ulusal ve uluslararası platformlarda freelance konferans tercümanlığı yapmaktadır. Amsterdam Üniversitesi Sosyal ve Davranış Bilimleri Fakültesi İletişim Bilimlerinden mezun olduktan sonra yüksek lisans eğitimini Amsterdam Üniversitesinde tamamlayan Eser Tözüm, ana dili olan Türkçe dışında  Almanca, Felemenkçe, Fransızca, İngilizce, İspanyolca,  İtalyanca, Latince ve Portekizce dillerinde çeviri yapmaktadır. Geçen haftalarda konu ettiğimiz “Bir Sözlü Çeviri Vakası” yazısında çeviri pratiğine yönelik kimi eleştiriler getirilmişti. Bu hafta, bu önceki tartışmadan hareketle sözlü çevirinin görünmez kurallarına değinelim istedik. Bu kurallar büsbütün görümez değil elbette; ancak akademi dışında öğrenilmesi zaman alan, alanda çalışanlar ile dirsek teması içinde daha kolay öğrenilecek olan ilkeler. Çeviri esnasında bir çevirmenin yapması ve yapmaması gerekenler nelerdir, simultane ve ardıl çeviride kurallar ve koşullar ne kadar değişiklik gösterir, gelin Eser Tözüm’den dinleyelim.

Dragosfer: Çevirmenin toplantıya, oturuma geç kalması hangi noktaya kadar insanî nedenlere bağlanabilir? Peki ya çevirmen, bir toplantının arka arkaya iki oturumuna da geç kalırsa? Tercümanlar disiplinli mi size göre bu konuda?

Eser Tözüm: Toplantıdaki katılımcılar arasındaki iletişim tamamen çevirmen üzerinden yürüyeceği için çevirmenin geç kalma gibi bir lüksü yoktur. Hatta çevirmen her daim toplantının başlangıç saatinden daha erken salonda olmalıdır ki teknik test yapılsın, diğer hazırlıklar gerçekleşsin. Tercümanların meslek gereği bu konuda oldukça disiplinli olduklarını düşünüyorum.

Dragosfer: Kılık kıyafet meselesi. Malum, çevirmenin bir “iş kıyafeti” yok. Peki bir iş toplantısına giderken ayrı, üniversite konferanına giderken ayrı, fısıltı çevirisi yapmak üzere bir davete giderken farklı mı giyinir çevirmen? Bir kadın olarak çevirmenin giyim tarzına müdahalede sınırlar nedir?

Eser Tözüm: Çevirmen her daim reprezentabl, bakımlı ve şık olmalıdır. Basın toplantılarında mutlaka ceket giymelidir, diğer tür toplantılarda ise sade bir iş kıyafeti tercih edilmelidir. Müşteri genelde çevirmenin profesyonelliğine güvenerek önceden kıyafetle ilgili yönlendirme yapmaz. Bir kadın çevirmenin giyimindeki sınırları tanımlamak gerekirse bu kişiden kişiye değişir. Şahsi görüşüme göre iş esnasında dekolte veya mini etek giymemekte fayda var.

Dragosfer: Ardıl çeviride konuşmayı bölme sıklığı. Kabul edilen konuşma uzunluğu nedir ardıl çeviri için? Konuşmacı çok sık bölünürse ne olur? Bu standartlar konusunda, konuşmacılara ne dereceye kadar ısrarcı olunabilir?

Eser Tözüm: Çevirinin amacı insanlar arasındaki iletişimi sağlamak olduğu için ve insanların dikkati belli bir noktadan sonra dağıldığından dolayı diyaloğu toparlamak adına yeri geldiğinde konuşmacıyı bölmek gerekebilir. En güzeli toplantı öncesinde konuşmacıyla görüşüp belli aralıklarla çeviriye fırsat vermek için konuşmasına ara vermesini hatırlatmaktır. Böylece konuşmacı tercümanla tanışmış olur, konuşması esnasında çeviriyi hesaba katar. Ardıl çeviride konuşmacı durmaksızın 5-6 cümleyi aşıyorsa devreye girip çeviriyi yapıyorum. Televizyonda canlı yayında çeviri esnasında not alma imkanı olmadığı için bilgileri hafızada tutarak çeviri yapıyorum. Eğer konuşma hızı ve toplantı ortamı not almaya müsaitse konuşmacıyı bölmeden anahtar kelimeleri not alarak çeviri yapıyorum.

Dragosfer: İzleyici ve düzenleyiciler ile diyalog. İzleyicinin çeviriyi düzeltmeye başlaması neyin göstergesidir? Tercüman bu durumu nasıl karşılar, karşılamalıdır? İzleyiciye cevap vermeye başlamak, çevirinin niteliğini nasıl etkiler? Salonun fiziki koşulları ile ilgili meseleler ile çevirmen nasıl başa çıkar, çıkmalıdır? Ses sisteminde bir sorun olduğunu, cep telefonlarının hoparlörleri çınlattığını, hatta en temel gerekliliklerin karşılanmadığını varsayalım; ne yapmalı çevirmen?

Eser Tözüm: İzleyicilerin çeviriyi düzeltmesi hiç başıma gelmemiş bir durumdur. Eğer böyle bir durum söz konusuysa çevirmen konuya yeterince hakim olmayabilir veya gerekli hazırlığı yapmamış olabilir. Bazı durumlarda tercümanla alakası olmayabilir, tamamen katılımcıların yersiz müdahalesi de olabilir. Böyle bir durumda tercüman konsantresini bozmadan çeviriye devam etmelidir. Salonun fiziki koşulları, ses sistemi gibi konularda tercüman gerekli müdahaleyi yapıp düzgün bir çeviri yapabilmek için temel gerekliliklerin karşılanması konusunda kararlı bir tutum sergilemelidir. Simultane çeviride temel gereksinimler: ses geçirmeyen profesyonel simultane çeviri kabini, düzgün çalışan ekipman, kabin içerisinde yeterli ışıklandırma ve bol miktarda içme suyu. Ardıl çeviride konuşmacının sesinin iyi duyulması önem taşımaktadır.

Dragosfer: Konuşmacının anlattıklarını açımlamalı mıdır çevirmen? Parantez açarak bazı kavramları dinleyiciye derinlemesine anlatmaya kalkarsak ne olur? Peki ya dil kullanımı? Eski Türkçe sözcüklerin ağır bastığı bir üslup kullanmak “caiz” midir? Türkçe telaffuzu ile okunabilecek İngilizce sözcüklere hangi durumlarda yaslanabilir çevirmen? Öztürkçe, eski Türkçe, Türkilizce konusunda nerede durmalı?

Eser Tözüm: Konuşmacı ne söylüyorsa çevirmen de onu çevirmelidir. Anlatılanları açımlamak, parantez açmak vs. çok tercih edilen bir durum değildir. Ancak ardıl çeviri esnasında izleyici anlatılanları anlamadığını dile getirip açıklama talep ediyorsa, konuşmacıyla beraber ikinci bir açıklamada bulunabilinir. Günümüzün Türkçesinde modern çağın kelimelerini içine alan, Türk Dil Kurumunun onayladığı kelimelerden yola çıkarak çeviri yapılmalıdır. Kendi adıma Türkçe telaffuzla İngilizce sözcükleri okumak söz konusu olamaz. Çeviri esnasında eski Türkçe veya Türkilizce kullanmaktan kaçınılmalıdır.

Dragosfer: Teşekkürler. Mesleğe yeni başlamış çevirmenler için deneyimli bir çevirmenin bu konulara değinmesi bizce çok önemli. Benzer durumlarda ne yapılması gerektiğine dair faydalı olduğunu düşünüyoruz bu söyleşinin.