Arşivimizden- Konferans Çevirmenliğinde Dinleyici Açısından Kalite Beklentisi

“İyi çeviri” ile ne demek istiyoruz? Toplantı ve konferanslarda simultane çeviri dinleyenler, hangi ölçütlere önem verirler ve çevirilerde en istemedikleri nitelikler nelerdir? Konferans çevirmenliğinde kaliteden söz ederken, çevirinin nitelikleri yanında , söz konusu çevirinin alıcı kitlesinin beklentilerinin de dikkate alınması gerekmektedir. Viyana Üniversitesi’nde çalışan Ingrid Kurz, “Conference Interpreting: Quality in the Ears of the User” (Konferans Çevirmenliği: Kullanıcının Kulağında Kalite) adlı makalesinde, konferans çevirmenliğinde kalite değerlendirmelerinin, kaçınılmaz olarak farklı dinleyici gruplarının beklentilerini de dikkate alınması gerektiğine dikkat çeker (*). Bu yazı, Ingrid Kurz’un makalesi için gerçekleştirdiği, dinleyici açısından kalite beklentileri araştırmasının sonuçlarını özetlemeyi hedeflemektedir.

 

Ingrid Kurz, yazısına Kotler ve Armstrong’tan bir alıntı yaparak başlıyor: “Kalite, müşterinin ihtiyaçları ile başlamalı ve müşterinin algısı ile sonuçlanmalıdır.” Kurz’a göre bu genel pazarlama ilkesi, konferans çevirmenliği için de geçerlidir. Konuşmacı ve dinleyici arasında etkin iletişimin hedeflendiği konferans çevirmenliğinde, dinleyicinin beklentileri ve tercihleri üzerine doğal olarak birçok araştırma yapılmıştır. Peki dinleyicilerin ‘iyi çeviri’ olarak adlandırdıkları her zaman aynı düzeyde bir kaliteyi mi tanımlar? İşverenlerle görüşerek, eğitimlerimizi geliştirerek ve ‘müşterinin’ ne istediğini daha iyi anlayarak, konferans tercümanı olarak duruşumuzu daha da güçlendirmemiz mümkün mü? Kurz, araştırmasında bu soruların yanıtını arıyor. Kurz, kullanıcı beklentilerini değerlendirerek, konferans çevirmenleri için temel performans göstergelerinin tanımını yapmaya çalışıyor.

AIIC (International Association of Conference Interpreters)  gibi profesyonel kuruluşlar, hizmet kalitesini ve mesleki standartları odak noktasına alırlar. Déjean le Féal’in belirttiği gibi, bu gibi mesleki kuruluş ve örgütler için çeviriyi dinleyenlerin, konuşmacının kendi dilini konuşan dinleyenlerle aynı konuşmayı dinlemesi, aynı bilişsel içerik ve etkiyi alması, konferans çevirmenliğinde kaliteyi belirleyen en önemli unsurdur (le Féal 1990: 155).  Dinleyiciler ve durumsal faktörler, bu kalite algısını farklı biçimlendirebilmektedir. Örneğin diplomatik bir toplantıda sözcüklerin nüansları çok önemliyken, akademisyenlerin bulunduğu bir toplantıda teknik kesinlik ve doğruluk ön plana çıkmaktadır. Benzer biçimde, edebi ve sanatsal bir toplantıda konuşmanın estetiği önem kazanırken, politik bir toplantıda ifadelerin etkisini ve vuruculuğunu korumak bir hedef haline gelebilmektedir (Herbert 1952: 82). Bu bağlamda bir durumsallığı, 1990 yılında Thiery de dile getirmiştir. Thiery’ye göre bir konferans tercümanı her zaman, kimin kimle konuştuğunu, ne için konuştuğunu ve konuşulanların olası etkisini düşünmek durumundadır (Thiery 1990: 42). Bu ‘durum çözümlemesi’ kuşkusuz, konferans çevirmenine çok yardım edecektir.

Konferans çevirmenliğinin kullanıcı odaklı bir meslek olmasına karşın, Kurz’un da yazısında belirttiği gibi araştırmaların konferans çevirilerini dinleyenler ve bu dinleyenlerin beklentileri üzerine odaklanması ancak son on yılda gerçekleşmiştir. Konferans çevirmenliğinde kaliteye ilişkin ilk çalışma 1986 yılında Bühler tarafından gerçekleştirilmiş ve bu ampirik çalışma, konferans çevirmenlerinin dinleyicileri üzerine değil, konferans çevirmenleri üzerine odaklanmıştır. Yine 1989 yılında Gile’in yaptığı bir çalışma, farklı türden çokuluslu toplantılarda (büyük bilim kongreleri, seminerler, çalıştaylar, uluslararası organizasyonların toplantıları, parlemento oturumları, medya organizasyonları, basın konferansları, akşam yemeği konuşmaları vs.) farklı dinleyici gruplarının beklentilerinin ve taleplerinin, çevirmenlerin kendi kafalarında belirledikleri ölçütlerle birebir örtüşmediğini ortaya koymuştur. Konferans çevirilerinin dinleyicilerini odağa alan bu çalışmaların yanında, 1994 yılında Finlandiya’da Conference on Interpretation Research, 2000 yılında Translation and Interpretation: Models in Quality Assessment (Çeviri ve Konferans Çevirmenliği: Kalite Değerlendirme Modelleri) başlığını taşıyan Saarbrücken Symposium gibi Uluslararası toplantılar da, konferans çevirmenliğinde kalite ölçütlerini dinleyiciler açısından değerlendirmiştir.

Konferans çevirmenliğinde, kalite ölçütlerinin kullanıcı açısından değerlendirilmesi çoğunlukla soru formları yardımıyla yapılagelmiştir (Gile 1991; Stenzl 1983; Mack ve Cattarzaa 1995). Diğer araştırmalar (Pöchhacker 1994 ve Schlesinger 1994), çevirmenin dil kullanımını ayrıntılandıran ve ürün olarak ortaya çıkan çeviriyi değerlendiren ölçütleri de dikkate almışlardır. Bühler, 1986 yılında yürüttüğü bir araştırmada, kullanıcı beklentileri çerçevesinde oluşturduğu ve AIIC çevirmenlerinin değerlendirilmesinde de kullanılan on beş ölçüt belirlemiştir. Kurz, Bühler’ın çalışması üzerinde temellenen kendi araştırmalarında, Bühler’in sekiz ölçütünü kullanmıştır: anadildeki aksan, ses, akıcılık, mantıksal tutarlılık, bütünlük, doğru gramer kullanımı, doğru terminoloji. Bühler ve Kurz dışında, 1986 ve 2000 yılları arasında, Gile 1990; Meak 1990; Ng 1992; Marrone 1993; Vuorikoski 1993,1998; Kopczynski 1994; Mack ve Cattaruzza 1995; Moser 1995,1996; Collados Ais 1998; Andres 2000 gibi araştırmacılar da, farklı ölçütler üzerinden farklı ampirik çalışmalar yürüterek, konferans çevirmenliğinde dinleyici odağında kalite olgusunu tartışmışlardır.

Kalite değerlendirme amacıyla yürütülen bu çalışmaların metodolojik sorunları da bulunmaktadır. Öncelikle, bu çalışmaların birbirleriyle karşılaştırılabilir olmaması birçok araştırmacının altını çizdiği bir konudur (Viezzi 1993; Kalina 1994; Pöchacker 1994, Moser-Mercer 1996). Ayrıca bazı araştırmacılar, dinleyicilere doldurtulan formların, dinleyicilerin çoğu durumda, kaynak dildeki mesajı kaynak dilde anlayamadıkları için, kalite değerlendirme sürecinde sağlıklı veri sağlamayacağını ileri sürmüşlerdir (Ng 1992). Benzer biçimde, Schlesinger’ın yürüttüğü bir çalışma, akıcı bir çevirinin, kaynak mesajı saptırmasına, hatta eksik aktarmasına karşın, yalnızca akıcı olduğu için kaliteli bir çeviri olarak algılanabildiğini de ortaya koymuştur (Schlesinger 1997). Ya da, konuşmacının kendi kusurlarından kaynaklanan bir durumdan ötürü, çeviri eksiksiz de olsa, dinleyen tarafından niteliksiz bir çeviri olarak algılanabilmektedir. Kalite olgusunun bu uçucu ve ‘kaypak’ doğasından kaynaklanan değerlendirme sorunları nedeniyle, Pöchhacker (1994), kalite değerlendirme için  bir çoklu-paramatre modelinin oluşturulması gerektiğini belirtir; fakat bu durumda bile, dinleyicinin kalite algısının nihai olarak dikkate alınması gerektiğini de hatırlatır.

Ingrid Kurz, tüm bu araştırmaların ampirik verileri ışığında, dinleyicilerin kaliteyi değerlendirme sürecinde karşılaşılabilecek, öznellikle ilgili sorunları kabul etmekle birlikte, söz konusu kalite olgusunun değerlendirilmesinde dinleyicilerin, yani müşterilerin, beklentilerinin kesinlikle dikkate alınması gerektiğini belirtir. Kurz, bu savını pazarlama uzmanlarının tanımlarıyla destekler. Müşteri memnuniyetinin, ürünün ya da hizmetin performansı  ile alıcının beklentileri arasındaki ilişki içinde oluştuğunu söyler. Pazarlama bağlamında, kalite olgusunun anahtarı, müşterinin hizmet-kalite beklentisini aşmakta yatmaktadır. Kurz, bu çıkarımlar doğrultusunda şöyle bir formül ortaya atar:

Hizmet kalitesi (müşteri memnuniyeti)=sunulan hizmet kalitesi – beklenen hizmet yani

Kalite= Gerçek Hizmet – Beklenen Hizmet

Bu çerçevede, dinleyicinin kalite beklentisinin değerlendirilmesinde, farklı grupların farklı kalite beklentileri olduğunu her zaman aklımızda tutmamız gerekiyor. Kurz, ‘yüksek kaliteli hizmet sağlayıcıları’ olarak adlandırdığı konferans çevirmenlerinin, kendi kalitelerini değerlendirirken, toplantılarda çevirilerini dinleyen kullanıcıların beklentilerinden daha yüksek beklentilerle bu değerlendirmeyi yaptıklarını gösterir.

Kurz, kaliteyi, kullanıcı memnuniyeti olarak değerlendirmekte ve kalitenin ölçülmesinde, kullanıcının/dinleyicinin/müşterinin hizmet ve kalite beklentilerini ön plana çıkarmaktadır.

(*)Ingrid Kurz,”Conference Interpreting: Quality in the Ears of the User” Meta : journal des traducteurs / Meta: Translators’ Journal, vol. 46, n° 2, 2001, p. 394-409.

 

Gökçen EZBER

Microsoft Translator: Simultane Teknolojisi

Microsoft Translator: Simultane Teknolojisi

Microsoft Translator, Microsoft’un, Skype Translator ve Office programlarının arkasındaki ekip tarafından geliştirilen ve iletişimi, farklı dillerde olsa dahi akıcı kılmayı hedefleyen bir teknoloji.

 

Uygulamanın dikkat çeken en önemli özelliği, giyilebilir cihazlarla, yani Apple Watch ve Android Wear ile senkronize çalışıyor olması. Yani siz, bileğinizdeki akıllı saate konuşuyorsunuz ve söylediklerinizin seçtiğiniz dildeki çevirisi aynı anda Android veya iOs cihazınızda beliriyor. Birbiriyle eşleştirilmiş bu cihazlardan birini, karşınızdaki kişiye verdiğinizde iletişim aksamadan, doğal akışında devam edebiliyor.

Giyilebilir teknolojiyle eşleştirilen akıllı cihazlarla kullanıldığında maksimum performans alınan bu uygulama İngilizce, Mandarin, Fransızca, Almanca, İtalyanca, Portekizce ve İspanyolca dilleri arasında çeviri yapabiliyor.

Böylesi bir saate sahip değilseniz de üzülmeyin. Uygulama telefonlarda da çalışıyor. Fakat Microsoft’un dediğine göre giyilebilir cihaz ve akıllı telefon üzerinden kullanıldığında şaşırtıcı derecede başarılı sonuçlar alınıyor.

İşte bu yeni uygulamanın tanıtım videosu:

 

 

Başka bir deyişle – 3

Başka bir deyişle – 3

Bu yazımızda “Başka bir deyişle” serimize devam ediyor, çeviri esnasında bir tercümanın başka bir şeyle meşgul olup olamayacağına, mesleğin getirdiği alışkanlıkların hayatı nasıl etkilediğine, Cenevre araştırmacılarının deneylerine ve tercümanlık mesleğinin beyindeki kaudat çekirdeğine nasıl bir etkisi olduğuna değineceğiz.

Bu kısma havadan sudan bir muhabbet zemin hazırlamıştı doğrusu. Biri bana simultane tercümanların çok yetenekli insanları olduklarını, hatta çalışırken bulmaca bile çözebildiklerini söylemişti. Ne bir addan ne bir tarihten ne de bir yerden söz edilmişti, haliyle de kuşkuyla bakmıştım. Ama gerçekten de öyle miymiş diye öğrenmek için birkaç profesyonel tercüman ile görüşmüştüm. Biri öyle bir söylenti duymuş olabileceğini söylemiş, diğerleri pek önemsememişti; şehir efsanesidir deyip geçmişlerdi.

Ben de Moser-Mercer’e tercüme yaparlarken başka bir şey yapıp yapamayacaklarını sordum. Kadınların ağırlıkta olduğu bir alanda kimilerinin örgü ördüğünü, daha doğrusu örgünün popüler bir zaman geçirme uğraşı olduğu dönemlerde bu durumun görüldüğünü söylemişti. Böyle olunca elle yapılan sıradan bir şeyin çevirinin beyinsel aktivitesinin tamamlayıcısı olmasına anlam verilebiliyorsunuz. Peki ya bulmaca çözmek? Moser-Mercer bunu denememiş ama istinai durumlarda, mesela benzer bir konu başlığı veya basit cümleler kurarak konuşan biri olması vs. gibi durumlarda bunu yapabileceğini söylüyor.

Böylesi bir becerinin mümkün olabilmesi simultane tercümanların beyinlerinde ilginç şeylerin olduğuna işaret ediyor doğrusu. Tercüman beyinlerinin mesleklerine göre şekil almasının düşündüren başka sebepler de var. Kendilerini arka plana atabilmelerini buna örnek verebiliriz. Normal durumlarda kendi sesinizi dinlemeniz söylediklerinizi denetleyebilmeniz adına olmazsa olmaz bir şeydir. Ama tercümanlar çevirdikleri kelimelere dikkat etmek zorunda oldukları için kendi seslerini daha az odaklanmayı öğrenebiliyorlar.

Bu ilk olarak yirmi yıl önce İtalya’daki Trieste Üniversitesi’nde Franco Fabbro ve meslektaşlarının yaptığı basit bir deneyle kanıtlanmıştı. Fabbro yirmi dört öğrenciye bir yandan kendi seslerini dinlerken diğer yandan haftanın günlerini ve ayları tersten sesli olarak söylemelerini istemişti. Başta gecikme olmadan kendi seslerini duydular. Sonra aynı şeyi yüz, iki yüz ve üç yüz milisaniyelik gecikmelerle tekrarladılar. En ufak bir gecikme dahi konuşmanın düzenini bozuyordu, dinleyenlerin yavaşlamasına, kekelemesine, kötü telaffuzlara ve bir yerden sonra durmalarına sebep oluyordu. Elbette öğrencilerin çoğu hatalar yaptı. Ama grubun yarısı üniversitenin mütercim tercümanlık bölümünde üçüncü veya dördüncü sınıf öğrencisiydi ve bu öğrenciler ciddi bir aksama yaşamadılar.

 

İş yerinde edinilen bazı alışkanlıklar eve taşınabiliyor. Bunlardan biri de deneyimli tercümanların, konuşmacıların ne söylemek üzere olduklarını tahmin etme hızı oluyor. “Kimle konuşursam konuşayım, kulaklık takıp takmamam fark etmez, cümlenin sonunu bilirim” diyor Moser-Mercer. “Cümleni bitirmeni beklemem. Biz tercümanların çoğu bunu eşlerimizden, çoluk çocuğumuzdan biliyoruz, duyuyoruz. ‘Bitirmeme izin vermiyorsun ki…’ Ne kadar da doğru. Hep balıklama atlıyoruz.”

 

Tercümanların aynı zamanda zorlayan konuşmacılarla çalışırken stresle baş edebilme ve kendini kontrol edebilme gibi yetilere sahip olmaları gerekir. Tercümanlarla yapılan anketlerden yola çıkılarak hazırlanmış bir değerlendirme yazısında bu mesleği yapanların, mesleğin bir sonucu olarak gergin, huysuz, alıngan ve kendini beğenmiş kişiler olduğu yazıyordu. Belki öyleydi. Ama bunları Marisa, Carmen veya Anne’de görmemiştim.

 

Birkaç sene önce Cenevre araştırmacıları çok dilli elli öğrenciden bir beyin tarama cihazına girmelerini ve bir dizi dil egzersizi yapmalarını istedi. Birinde denekler sadece bir cümle dinleyip hiçbir şey söylemediler. Diğerinde ise öğrenciler cümleyi aynı dilde tekrarladılar. Üçüncüsü ise en güç olanıydı; deneklerden duyduklarını tekrarlamaları ve bu sefer başka bir dile çevirmeleri istendi.

 

İdrak edebilme yetisi bakımından seviye oldukça artmış gibi görünüyor. Başta öğrencilerin sadece dinleyip tekrarlamaları gerekiyordu. Üçüncü görev eşzamanlı olarak tercüme edebilmek için anlamı ve nasıl çevireceklerini düşünmelerini gerektiriyordu. Ancak taramalarda herhangi bir sinirsel patlama görülmemişti. “Büyük bir ek uğraş yoktu,” dedi Hervais-Adelman. Kavrama veya birbirine eklemeyle görevli bölgelerde fazladan bir aktivite yoktu mesela. “Az sayıda ve belirli bölgeler tercümenin ekstra iş yükünü üstlenmişti o kadar.” Bahsedilen bölgeler arasında hareketi kontrol eden premotor korteks ve kaudat gibi bölgeler bulunuyordu. Tercüme, başka bir deyişle, aslında kaynak eklemekten çok üzerinde uzmanlaşılmış kaynakları yönetebilmeyle alakalıydı belki.

 

Bu düşünce henüz teyit edilmedi ama Cenevre takımı bir yıl kadar sonra daha önceki deneylerde yararlandıkları bazı öğrencileri fMRI tarayıcısından tekrar geçmeleri için davet ettiklerinde bu konuya ağırlık verdi. Bu süre esnasında geri gelenlerden on dokuzu konferans tercümanlığı eğitimi aldı, diğerleri ise tercümeyle alakası olmayan alanlarda eğitim gördü. Tercümanlık eğitimi görenlerin beyinleri değişmişti, özellikle de kaudat bölgeleri bundan nasibini almıştı ama beklediğiniz tarzda bir değişim değil bu; tercüme görevi esnasındaki aktivite azalmıştı.

Kaudatın daha verimli bir koordinatör olmuş olması veya diğer yapılara nasıl daha çok görev çıkartabileceğini öğrenmiş olması ihtimaller arasındaydı.

Kaynak: In other words: inside the lives and minds of real-time translators
Çeviri: Burak ŞOLT

Başka bir deyişle – 2

Başka bir deyişle – 2

“Başka bir deyişle çevirmen hayatı ve zihninin içyüzü” adlı çeviri serimizin ikinci bölümüyle karşınızdayız. Bu bölümde simultane çevirinin zorluklarına, neden yorucu bir iş olduğuna, zaman zaman sıkıcı bir iş olabildiğine ve Moser-Mercer’in meslektaşlarıyla birlikte tercüme alanında yaptığı çalışmalara değiniliyor.

Bahsettiğimiz türde zorluklar simultane çeviriyi yorucu bir iş haline getiriyor ve böylece tercümanların neden yarım saatte bir görevi diğer tercümana teslim ettiği açıklanmış oluyor. Video izlemek ise en beteri. “Hiç de sevdiğimiz bir şey değil,” demişti Miles bana. Araştırmalar da bu sürecin daha yorucu ve stresli olduğunu ortaya koyuyor. Büyük ihtimalle vücut dili ve yüz ifadelerinin verilmek istenen mesajda payı olması ve uzaktan çalışırken bunları çözmenin güçleşmesi bu zorlukta büyük pay taşıyor. “Video bağlantısı olsa bile neler olup bittiğini çözebilmek için elinde daha az görsel ipucu oluyor,” diye belirtiyor Miles.

Bir de sıkıcılığı var tabii. New York’taki kriz konuşmaları sizde bir merak uyandırabilir ama sıradan bir politikacıdan, deniz yönetmelikleri üzerine konuşan bilirkişileri saymıyorum bile, sizi saatlerce uyanık tutacak şeyler beklemeyin. İzleyicilerin o esnada içi geçebilir ama tercümanların tetikte olması gerekir. Toplantı prosedüre bağlı detaylar ve sonuçlar yumağına doğru yelken açarken, her biri bölüm ve altbölümlere ayrıldığında tetikte olmanın ne kadar yorucu bir şey olabileceğini anladım. Birçok bilim konferansında kafa sallamayla yetinen biri olarak (hatta birisinde başkanlık yapıyordum) tercümanların metaneti beni büyülemişti.

Nörobilim alanına kaymadan önce Moser-Mercer (kendisi Almanca, İngilizce ve Fransızcayı anadili gibi konuşur) tercümanlık eğitimi almıştı. “Tercüme ederken kafamın içinde neler olup bittiği çok ilgimi çekmişti,” diye belirtiyor. “Bunu çözmenin de bir yolu olmalı diye düşünüyordum.” 1987 senesinde Cenevre Üniversitesi’ne geldiğinde bunun bir yolu yoktu; tercüme bölümü araştırmayla değil, eğitimle meşguldü. Moser-Mercer de nörobilim alanındaki meslektaşlarıyla birlikte araştırmayla meşgul olacak bir tercüme bölümü oluşturmak için kolları sıvamış.

Beyin ve Dil Laboratuvarı zümre başkanı Narly Golestani yakın bir tarihte yaptığım ziyarette bana “Dil insanın en karmaşık zihinsel fonksiyonlarından biridir.” demişti. “Çok dillilik üzerine birçok çalışma var. Tercüme, çok dilliliğin bir adım daha ötesine gidiyor çünkü iki dil de aynı anda aktif durumda oluyor. Sadece bir yöntem olarak ele alınmamalı çünkü algılama ve üretim aynı anda gerçekleşiyor. Yani beynin bölgeleri oldukça yüksek seviyelere çıkıyor, dilin ötesine geçiyor.”

Cenevre Üniversitesi’nde diğer nörobilim laboratuvarlarındaki gibi araştırma aracı olarak fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleyicisi (fMRI) kullanılıyor. fMRI kullanarak araştırmacılar beyni belirli görevler gerçekleştirirken(özellikle çeviride gerçekleştirilen görevler) izleyebiliyorlar ve bu çeviri sürecinin beyin bölgeleri arasındaki bir ağ sayesinde mümkün olduğunu ortaya çıkarmış durumdalar. Bu bölgelerden biri Broca bölgesi. Dilde üretim ve çalışma belleği konusundaki rolüyle biliniyor ve bu fonksiyonu sayesinde ne düşündüğümüzün ve yaptığımızın bilincinde olabilmeyi devam ettirebiliyoruz. Bu bölge aynı zamanda dil üretiminin ve kavrayabilme kabiliyetinin kontrolüne yardımcı komşu bölgelerle de bağlantılı. “Tercümede kişi bir şey dinlerken aynı anda çevirmesi ve konuşması gerektiği vakit bu bölgeler arasında oldukça güçlü bir fonksiyonel etkileşim görülür,” diye belirtiyor Golestani.

Birçok diğer bölge de bu sürece dahil oluyor ve aralarında sayısız bağlantı oluşuyor. Bu ağın karmaşıklığı Moser-Mercer’i tek seferde hepsinin üstesinden gelmeye çalışmaktan alıkoydu; ayrıca her tamamlayıcı parçanın ne yaptığını teker teker ortaya çıkarmak ise çok emek gerektirecekti. Bunun yerine Cenevre’deki araştırmacılar her öğeyi kara kutu olarak kabul edip bu kutuların birbirleriyle bağlantısının ne olduğu ve nasıl koordine oldukları üzerine yoğunlaştılar. “Araştırmamız, tercümanların bu sistemleri eş zamanlı olarak kullanmalarını sağlayan mekanizmaları çözmek üzerinedir,” diye belirtiyor araştırma takımından Alexis Hervais-Adelman.

Beynin gelişimsel açıdan atası diyebileceğimiz merkezi olan striyatumdaki kaudat çekirdek ve putamen adlı iki bölgenin aslında bu faal yönetim görevindeki anahtar rol oynayan oyuncular olduğu ortaya çıktı. Nörobilimciler bu yapıların öğrenme, planlama ve hareket etme gibi diğer karmaşık görevlerde rol aldıklarını biliyorlardı. Hervais-Adelman ve meslektaşlarına göre bu da şu anlama geliyor: beyinde sadece tercümeye atanmış bir beyin merkezi yok. fMRI kullanılarak üzerinde çalışılan diğer birçok insanın hal ve hareketinde olduğu gibi tercümenin de birçok bölgenin beraber çalışmasının bir meyvesi olduğu ortaya çıkmış oldu. Ayrıca, süreçleri kontrol eden beyin bölgelerinin özel amaçlı değil çok amaçlı olduğu da görüldü.

Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.

Kaynak: In other words: inside the lives and minds of real-time translators
Çeviri: Burak ŞOLT

 

Başka bir deyişle – 1

Başka bir deyişle – 1

Geçtiğimiz hafta yayınladığımız Çeviride Kazanılanlar: Simultane Tercümanların İnsan Beyni Hakkında Bize Öğrettikleri adlı yazı bizleri çevirinin kazandırdıkları, nörolojik olarak nasıl bir süreç olduğu ve tercümanların karşılaştığı durumlara dair daha çok araştırma yapmaya sevk etti. Dolu dolu ve uzun olan bu yazının ikinci kısmını ise önümüzdeki hafta yayınlayacağız.

Dünyanın en güçlü bilgisayarlarının dahi doğru ve gerçek zamanlı olarak yapamadığı çevirinin altından çevirmenler rahatlıkla kalkıyorlar. Geoff Watts da bu olağanüstü yeteneği aydınlatmaya başlayan nörologlarla görüşüyor.

Bu yaz bir sabah vakti London’daki Birleşmiş Milletler ajansına gittim. Westminster Sarayı yakınlarındaki Thames’in güneye bakan tarafında Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO) vardı. Bir geminin yanaştığını gördüm. İçinde de çoğu kadın bir grup IMO çevirmeni vardı. 

Bir konuşma için toplanılmıştı, Marisa Pinkney ve Carmen Soliño adlı iki çevirmenin arasına oturdum. Pinkney kısa bir duraklamanın ardından temsilcinin İngilizce cümlelerinin İspanyolca çevirisini yapmaya başladı

Temsilci bir yandan konuşurken Pinkney’in de o esnada bir dildeki mesajı simultane olarak diğer dilde oluşturup düzgün bir biçimde aktarması gerekiyordu. Bu süreç duyusal, devinimsel ve idraka bağlı yeteneklerin sıradışı bir harmanını ve hepsinin ahenk içerisinde işlemesini gerektiriyordu. Bunu eş zamanlı olarak devam ettirdi. Ne konuşmacıdan yavaşlamasını istedi ne de herhangi sözü izah etmek için duraksamak durumunda kaldı. Bunu başarabilmek ise en güçlü bilgisayarların dahi ulaşamayacağı çok yönlü olabilmeyi ve ince farkı ayırt edebilme yeteneğini gerektirir. Pinkney’in beyninin, aslında her insan beyninin, bunların hepsini yapabilmesi hayret verici bir şey doğrusu. 

Nörologlar uzun yıllar dil üzerine araştırma yaparak birçok şey keşfedip birden çok dil bilen bireyler hakkında somut çalışmalar ürettiler. Ancak simultane çeviri sürecinin kavranabilmesi çok daha zorlu bir iş. Ne var ki, bir grup meraklı bu zorlu işin altından kalmaya karar verip araştırmaya başladılar ve beynin bir bölümü olan kaudat çekirdeği dikkatlerini çekti. 

Kaudat beynin özellikle dille alakalı bir bölümü değil aslında. Nörologlar bu bölümün karar vermede ve güven konusunda rol üstlendiğini biliyorlar. Aynı bir orkestra şefinin yaptığını yapıyor, birçok beyin bölümü arasındaki koordinasyonu sağlayıp hayret verici derecede karmaşık hal ve tavırların oluşmasını sağlıyor. Böylece en karmaşık yeteneklerimizin beynin özel bölümlerine atanmamış olduğunu, bu yeteneklerin hareket etme ve duyma gibi temel yeteneklerimizi kontrol eden bölümlerin ışık hızında koordinasyonu sayesinde oluştuğu anlaşılmış oldu.

Simultane çeviri sıklıkla dizi yazma duyumuzu harekete geçirir. Belki de tarihinden kaynaklıdır çünkü 1. Dünya Savaşı’nın ardından Milletler Cemiyeti’nin kurulmasıyla buna ihtiyaç duyulan bir ortam oluştu ve bu tekniğin faydaları Nuremberg’de üst düzey Nazilerin mahkemelerinde göz önüne çıkarılmış oldu. Yine de doğruluk konusunda şüpheler vardı. Bu yüzden de BM Güvenlik Konseyi simultane tercüme fikrini yetmişli yılların başlarına kadar benimsemedi. “O zamana kadar tercümanlara güvenmemişlerdi” cümlesini dile getirmişti Cenevre Üniversitesi araştırma görevlisi ve tercüman Barbara Moser-Mercer. Ama artık günümüzde çok dilli konferans dünyasının iki geleneksel merkezi olan Cenevre ve New York’ta bulunan BM ofisleri Brüksel’de tek bir çatı altında toplandı ve Avrupa Birliği genişleyerek daha çok dili bünyesine katmaya başladı. Şu an toplamda yirmi dört dili kapsıyor ve bazı toplantı, görüşmelerde her birinin tercümesi yapılıyor. 

IMO’daki temsilcilere bakınca kaptan köşkünden bir görüntü canlandı gözümde. Kontrolün bende olduğu hissini vermişti. Tercümanların söyledikleri ve konuşma hızlarını diğer kişiler belirliyordu. Pinkney ve Soliño’nun o sabahki görüşme için yanlarında getirdikleri bir sürü konuşma metni vardı ama mizahi cümlelere hazırlıklı olmaları gerekiyordu. Çünkü kelime oyunları, alay, ironi ve kültüre özel şakalar çevirmenlerin korkulu rüyaları gibidir. Akademik bir makalede bahsedildiği gibi “Kaynak dilde tek bir kelimeyle ifade edilip birden çok anlama gelen kelime oyunları tercümanların girişmemesi gereken bir iştir çünkü ortaya çıkan şey pek de komik olmayacaktır.”

Temsilcilerin konuşmaları esnasında otuz yıldır tercümanlık yapan Anna Miles tercümanların sıklıkla karşılaştığı güçlüklerden biri olan kelime sıralaması hakkında bir şey söylemişti. “Almancada ‘değil’ anlamına gelen ‘nicht’ kelimesi cümle sonunda gelebilir” diye belirtmişti. Nihayetinde de konuşmacılardan biri “nicht” demişti. “Almanya’da doğup büyümüşseniz konuşmacının ses tonundan ‘nicht’ kelimesinin geleceğini anlayabilirsiniz.” Kelime sıralaması da balıkçılıkla alakalı toplantılarda özellikle önem arz ettiği için Miles oldukça temkinliydi. Çeşitli türlerde balıkların geçtiği uzun bir cümlede ve balık isminin ad olarak cümle sonuna geldiği bir dilde tercümanın cümle tamamlanana kadar öznenin hangisi olduğunu kestirmesi gerektiği durumlarla yüz yüze kalınabiliyor. 

Miles bunun gibi birçok örnekten bahsederken tarımla alakalı bir toplantıda donmuş halde boğa sperminin Fransız tercüman tarafından “dondurulmuş denizciler” olarak çevrildiğinden de bahsetmişti. 

Bazı konuşmacılar da çok hızlı konuşur. “Böyle durumlarda çeşitli stratejiler izlenebilir. Bazı tercümanlar durup konuşmacıya yavaşlaması için rica etmenin en uygun yol olduğunu düşünürler.” Miles bunu pek yararlı bir yol olarak görmüyor çünkü insanların özgün bir konuşma hızları vardı ve birisine yavaşlaması için ricada bulunsanız bile eninde sonunda tekrar aynı hızı yakalayacaktır. “Uyanık olmak gerekir. Mesele sadece bu işe özgü dil yeteneklerini bilmek değil, hızlı düşünebilmeli ve hızlı öğrenmek de oldukça önemlidir.”

Kaynak: In other words: inside the lives and minds of real-time translators
Çeviri: Burak ŞOLT