‘Focus Group’ mu? O da ne?

‘Focus Group’ mu? O da ne?

Yeni mezun, sözlü çeviri alanında emin adımlarla ilerleyen biri olarak ‘Focus Group’ toplantısını duyduğumda verdiğim ilk tepki buydu sanırım. “Yuvarlak masa toplantısı mıydı yoksa çalışanlara eğitim mi verilecekti? Çeviri simultane mi olacaktı yoksa ardıl mı? Çevirinin yapılacağı ortam nasıldı acaba?” gibi pek çok soru geçmişti aklımdan. Benim gibi meraklanıp kafasında bir sürü soru işareti oluşan ve ilk defa böyle bir toplantı deneyimi yaşayacak olan genç çevirmenleri ve çevirmen adaylarını düşünerek kendi bilgi ve deneyimlerimi paylaşmak istedim.

‘Focus Group’ bir pazar araştırması türüdür. Sayısal verilere dayanan kantitatif (anketler, istatistikler, vb.) pazar araştırmasından farklı olarak kalitatif (yani kalitenin ölçülmesiyle ilgili) bir araştırmadır. Adından da anlaşılacağı üzere odaklanılması gereken belirli bir grup söz konusudur. Genellikle hızlı tüketim malları ve temel ihtiyaç maddeleri hakkında düzenlenir (örn: deterjan, şampuan, leke temizleyici gibi temizlik ürünleri; kola, sprite, kahve gibi içecekler; ütü, blender gibi ev aletleri, benzin, mazot ve diğer akaryakıt ürünleri, vb.). Grup toplantısı, birebir görüşme veya ev-mekan ziyareti formatında yapılır. Bu toplantı türünde amaç tüketicinin ürünler ve hizmetler hakkındaki düşüncelerini, duygularını, beklentilerini bağımsız bir araştırma kurumu aracılığıyla öğrenmektir. Tüm bunları öğrenmek isteyenler yabancı ürün müdürleri olunca da tercüman ihtiyacı doğar.

Focus-Group

Grup toplantısı formatını ele alalım dilerseniz… Yan yana iki oda ve bu odaları ayıran duvarda aynalı bir bölme ile karşılaşacaksınız. Odaklanılması gereken tüketici grubu aynalı odada, sizler ise ürün müdürleriyle birlikte aynanın arkasında kalan odada yer alırsınız. Bağımsız araştırma şirketinden ilgili kişiler (moderatör), aynalı odada tüketici grubuna sohbet havasında ancak belirli bir ‘akışı’ (guide – guideline) takip ederek sorular sorar, siz de sorulan bu soruları ve katılımcıların verdiği cevapları eş zamanlı olarak çevirirsiniz, odada yer alan ürün müdürleri de sizi dinler. Bu toplantı türü yeni başlayan tercümanların kendilerini geliştirmeleri için bir fırsattır. Konu, kullanılan dil, çeviri ortamının nispeten rahat oluşu gibi açılardan diğer toplantı türlerine göre daha kolaydır. Ancak her işin kendine göre zorlukları olduğunu da unutmamak gerekir. Hızlı ve anlaşılır olmanız, aksanınızın temiz, vurgularınızın yerinde olması ve birebir duygu ve düşünce zenginliğini yansıtabilecek kelime hazinesiyle çeviri yapmanız beklenir. Sohbet havasında gerçekleşen bir toplantı türü olduğundan katılımcıların aynı anda konuşması, gürültü faktörü, toplantı konusundan sapmaların yaşanması, katılımcıların kullandığı belirsiz ifadeler veya kulaklığınıza gelen sesin düşük kalitede olması çeviri esnasında sizi zorlayabilir. Ayrıca çeviri ortamının normal eş zamanlı çeviri ortamından farklı oluşu, çeviri yaptığınız odada başkalarının bulunması dikkatinizi dağıtabilir, odadaki gürültüden etkilenebilirsiniz.

Peki bu toplantıya hazırlanmak ve güzel bir iş ortaya koymak için ne yapmak gerekir? Öncelikle diğer tüm sözlü işlerde olduğu gibi toplantının konusuyla ilgili, yani araştırması yapılacak ürünle ilgili bilgi edinmek, bu konuda kelime hazinesini geliştirmek gerekir. Sohbet havasında gerçekleşen bir toplantı olmasına rağmen burada asıl amaç belli başlı hususlarda tüketicinin fikrini alabilmektir, bu nedenle toplantı bir ‘akış’ çerçevesinde ilerler. Bu tür toplantılara ait eski ‘akışları’ incelemek ve toplantı esnasında ‘akışın’ İngilizcesini takip etmek faydalı olacaktır. Günlük konuşmaların yaşandığı bir toplantı türü olduğundan sıradan duygu ve düşüncelerle ilgili kelime hazinenizi geliştirmek, çeviri kokmayan,  çeviri yaptığınız dilin günlük konuşmasında kullanılan ifadeleri kullanmanızı sağlayacaktır. Çeviri esnasında teatral olmak sadece söylenenleri değil aynı zamanda duyguları da aktarmanızı sağlar. Ürün müdürleri genel olarak yapılan her bir yorumu, söylenen her sözü duymak ister, ama katılımcılar çeviri yapıldığından bihaber, sohbet havasında duygu ve düşünceleri dile getirirken konuşma hızlarına yetişmek zorlu bir görev haline dönüşebilir. Böyle durumlarda kurtarıcı taktik kelime ekonomisi yapmaktır.

Kıyafet konusunda da aşırı resmiyete kaçmamak rahat etmeniz açısından iyi olur. Elbette spor bir giyim tarzıyla toplantıya gidin demiyorum, ancak benim için ideal olan, şık ve temiz görüntünüzü koruyup sade ve rahat olmak!

Evet… Fiyakalı bir ismi olan bu toplantı türünde sizleri nelerin beklediğini az çok biliyorsunuz artık.

Yazan: Beylam Atik

and the former is roomier
Isabel Marant Sneakers Replicated Rolex A Perfect Rolex Watch

i did it that old design procedure
burberry schalBest swimsuit for your body type

(F)aktörleri ile Proje Yönetimi

8 Mart 2013 tarihindeki (aynı etkinlik 17 Mayıs’ta İstanbul Üniversitesi’nde tekrarlandı) ‘”Çeviride Proje Yönetimi” konulu söyleşi, Yıldız Teknik Üniversitesi’nin Mütercim Tercümanlık bölümü öğrenci ve öğretim üyeleriyle çeviri sektöründen birbirinden değerli üç aktörü bir araya getirdi. Bilgilendirici olduğu kadar eğlenceli de geçen etkinlikte öğrenciler, birbirinden farklı üç alana dair bilgi alma ve ilgi alanlarına göre, tecrübeli konuşmacılara sorularını doğrudan sorma şansı buldular.

İlk sözü alan Ümit Özaydın, hem yazılı hem sözlü çevirideki geniş deneyiminden öğrencilere güzel örnekler sundu. Gerek işletmecilik tarafında gerek çevirmenlik tarafında az rastlanır bir birikime sahip olan Özaydın, bu çok taraflı bakış açısından, çeviri sektörünün dünü ve bugününe dair önemli bilgiler verdi.

İkinci konuşmacı Diltra’dan Levent Dede, yazılı çevirinin başından sonuna nasıl bir süreç olduğunu, gelişen teknoloji ve değişen ihtiyaçların bildiğimiz çeviri sürecini nasıl etkilediğini öğrencilere aktardı. Levent Dede’nin bilgilendirici sunumundan akılda kalan bir metafor, bazen müşterinin çevirmeni ‘fotokopi makinesi’ olarak görmesi oldu. Levent Bey’in bu benzetmeyle kastettiği, ”100.000 karakterlik çevirim var, öğleden sonraya alır mıyım?” diyen, hepimizin zaman zaman karşılaştığı müşteri örneği.

Üçünü sözü alan, çeviri teknolojilerinden kitap çevirmenliğine geniş bir yelpazede ilgi alanları bulunan Çağdaş Acar’dı. Çağdaş, öğrencilerle, kendi başlarına çok deneyerek ve yanılarak ulaşacakları bazı tecrübeleri paylaştı. ‘Kitap çevirisinde süreç’ başlıklı bu kısa konuşmada bir çevirinin yayınevinden çıkma sürecini, yayıneviyle ilk iletişim kurmadan, eser yayımlandıktan sonra hakların korunmasına kadar geniş bir yelpazede dinlemiş olduk. Çağdaş, Türkiye’de ve Avrupa’da yayıncılığa dair de bilgilendirici ipuçları sundu.

Bu kısa ve çok dolu etkinliği organize eden ve sunan, YTÜ Fransızca Mütercim Tercümanlık bölümününden Elif Ertan Hoca’ydı. Elif Hoca’ya böyle bir güzel etkinliği mümkün kıldığı ve sektörden önemli aktörleri öğrencilerle bir araya getirdiği için teşekkür ederiz.

Yazan: Ufuk Yılmaz

Tercümenin Görünmez Kuralları

Tercümenin Görünmez Kuralları

Dragosfer’de bu hafta sizler için sözlü çeviri alanında deneyimli çevirmen Eser Tözüm ile söyleştik.  21 Kasım 1979 İstanbul doğumlu olan Eser Tözüm ulusal ve uluslararası platformlarda freelance konferans tercümanlığı yapmaktadır. Amsterdam Üniversitesi Sosyal ve Davranış Bilimleri Fakültesi İletişim Bilimlerinden mezun olduktan sonra yüksek lisans eğitimini Amsterdam Üniversitesinde tamamlayan Eser Tözüm, ana dili olan Türkçe dışında  Almanca, Felemenkçe, Fransızca, İngilizce, İspanyolca,  İtalyanca, Latince ve Portekizce dillerinde çeviri yapmaktadır. Geçen haftalarda konu ettiğimiz “Bir Sözlü Çeviri Vakası” yazısında çeviri pratiğine yönelik kimi eleştiriler getirilmişti. Bu hafta, bu önceki tartışmadan hareketle sözlü çevirinin görünmez kurallarına değinelim istedik. Bu kurallar büsbütün görümez değil elbette; ancak akademi dışında öğrenilmesi zaman alan, alanda çalışanlar ile dirsek teması içinde daha kolay öğrenilecek olan ilkeler. Çeviri esnasında bir çevirmenin yapması ve yapmaması gerekenler nelerdir, simultane ve ardıl çeviride kurallar ve koşullar ne kadar değişiklik gösterir, gelin Eser Tözüm’den dinleyelim.

Dragosfer: Çevirmenin toplantıya, oturuma geç kalması hangi noktaya kadar insanî nedenlere bağlanabilir? Peki ya çevirmen, bir toplantının arka arkaya iki oturumuna da geç kalırsa? Tercümanlar disiplinli mi size göre bu konuda?

Eser Tözüm: Toplantıdaki katılımcılar arasındaki iletişim tamamen çevirmen üzerinden yürüyeceği için çevirmenin geç kalma gibi bir lüksü yoktur. Hatta çevirmen her daim toplantının başlangıç saatinden daha erken salonda olmalıdır ki teknik test yapılsın, diğer hazırlıklar gerçekleşsin. Tercümanların meslek gereği bu konuda oldukça disiplinli olduklarını düşünüyorum.

Dragosfer: Kılık kıyafet meselesi. Malum, çevirmenin bir “iş kıyafeti” yok. Peki bir iş toplantısına giderken ayrı, üniversite konferanına giderken ayrı, fısıltı çevirisi yapmak üzere bir davete giderken farklı mı giyinir çevirmen? Bir kadın olarak çevirmenin giyim tarzına müdahalede sınırlar nedir?

Eser Tözüm: Çevirmen her daim reprezentabl, bakımlı ve şık olmalıdır. Basın toplantılarında mutlaka ceket giymelidir, diğer tür toplantılarda ise sade bir iş kıyafeti tercih edilmelidir. Müşteri genelde çevirmenin profesyonelliğine güvenerek önceden kıyafetle ilgili yönlendirme yapmaz. Bir kadın çevirmenin giyimindeki sınırları tanımlamak gerekirse bu kişiden kişiye değişir. Şahsi görüşüme göre iş esnasında dekolte veya mini etek giymemekte fayda var.

Dragosfer: Ardıl çeviride konuşmayı bölme sıklığı. Kabul edilen konuşma uzunluğu nedir ardıl çeviri için? Konuşmacı çok sık bölünürse ne olur? Bu standartlar konusunda, konuşmacılara ne dereceye kadar ısrarcı olunabilir?

Eser Tözüm: Çevirinin amacı insanlar arasındaki iletişimi sağlamak olduğu için ve insanların dikkati belli bir noktadan sonra dağıldığından dolayı diyaloğu toparlamak adına yeri geldiğinde konuşmacıyı bölmek gerekebilir. En güzeli toplantı öncesinde konuşmacıyla görüşüp belli aralıklarla çeviriye fırsat vermek için konuşmasına ara vermesini hatırlatmaktır. Böylece konuşmacı tercümanla tanışmış olur, konuşması esnasında çeviriyi hesaba katar. Ardıl çeviride konuşmacı durmaksızın 5-6 cümleyi aşıyorsa devreye girip çeviriyi yapıyorum. Televizyonda canlı yayında çeviri esnasında not alma imkanı olmadığı için bilgileri hafızada tutarak çeviri yapıyorum. Eğer konuşma hızı ve toplantı ortamı not almaya müsaitse konuşmacıyı bölmeden anahtar kelimeleri not alarak çeviri yapıyorum.

Dragosfer: İzleyici ve düzenleyiciler ile diyalog. İzleyicinin çeviriyi düzeltmeye başlaması neyin göstergesidir? Tercüman bu durumu nasıl karşılar, karşılamalıdır? İzleyiciye cevap vermeye başlamak, çevirinin niteliğini nasıl etkiler? Salonun fiziki koşulları ile ilgili meseleler ile çevirmen nasıl başa çıkar, çıkmalıdır? Ses sisteminde bir sorun olduğunu, cep telefonlarının hoparlörleri çınlattığını, hatta en temel gerekliliklerin karşılanmadığını varsayalım; ne yapmalı çevirmen?

Eser Tözüm: İzleyicilerin çeviriyi düzeltmesi hiç başıma gelmemiş bir durumdur. Eğer böyle bir durum söz konusuysa çevirmen konuya yeterince hakim olmayabilir veya gerekli hazırlığı yapmamış olabilir. Bazı durumlarda tercümanla alakası olmayabilir, tamamen katılımcıların yersiz müdahalesi de olabilir. Böyle bir durumda tercüman konsantresini bozmadan çeviriye devam etmelidir. Salonun fiziki koşulları, ses sistemi gibi konularda tercüman gerekli müdahaleyi yapıp düzgün bir çeviri yapabilmek için temel gerekliliklerin karşılanması konusunda kararlı bir tutum sergilemelidir. Simultane çeviride temel gereksinimler: ses geçirmeyen profesyonel simultane çeviri kabini, düzgün çalışan ekipman, kabin içerisinde yeterli ışıklandırma ve bol miktarda içme suyu. Ardıl çeviride konuşmacının sesinin iyi duyulması önem taşımaktadır.

Dragosfer: Konuşmacının anlattıklarını açımlamalı mıdır çevirmen? Parantez açarak bazı kavramları dinleyiciye derinlemesine anlatmaya kalkarsak ne olur? Peki ya dil kullanımı? Eski Türkçe sözcüklerin ağır bastığı bir üslup kullanmak “caiz” midir? Türkçe telaffuzu ile okunabilecek İngilizce sözcüklere hangi durumlarda yaslanabilir çevirmen? Öztürkçe, eski Türkçe, Türkilizce konusunda nerede durmalı?

Eser Tözüm: Konuşmacı ne söylüyorsa çevirmen de onu çevirmelidir. Anlatılanları açımlamak, parantez açmak vs. çok tercih edilen bir durum değildir. Ancak ardıl çeviri esnasında izleyici anlatılanları anlamadığını dile getirip açıklama talep ediyorsa, konuşmacıyla beraber ikinci bir açıklamada bulunabilinir. Günümüzün Türkçesinde modern çağın kelimelerini içine alan, Türk Dil Kurumunun onayladığı kelimelerden yola çıkarak çeviri yapılmalıdır. Kendi adıma Türkçe telaffuzla İngilizce sözcükleri okumak söz konusu olamaz. Çeviri esnasında eski Türkçe veya Türkilizce kullanmaktan kaçınılmalıdır.

Dragosfer: Teşekkürler. Mesleğe yeni başlamış çevirmenler için deneyimli bir çevirmenin bu konulara değinmesi bizce çok önemli. Benzer durumlarda ne yapılması gerektiğine dair faydalı olduğunu düşünüyoruz bu söyleşinin.

Bir Sözlü Çeviri Vakası

Bir Sözlü Çeviri Vakası

*Aşağıdaki yazı, sözlü çeviri uygulamalarına yönelik bir tartışmayı amaçlamaktadır. Dolayısıyla ilgili vakanın gerçekleştiği yer/zaman belirtilmediği gibi, herhangi bir kişi adı da verilmemiştir.

Yazılı çeviri dünyasında sıkça duyulan bazı cümleler vardır. “Çeviri kokmak” derler mesela, çeviri olduğunu fazlaca hissettiren metinlerden rahatsız olunur. Türkçe bir şey okur gibi okunsun isterler. “Yazarın dili su gibi akıyor” denir, o akan dilin çevirmenin kelimeleri olduğu unutulur bazen. Makbul olan bu mudur, değil midir tartışmasına girmeyeceğim. Ancak, çevirmenin belli bir dereceye kadar metinle ve yazarla özdeşleşmesinin beklendiği hissedilebilen bir durumdur. Bu özdeşleşmenin derecesi ve yoğunluğu ise bazen sakıncalı olabilir. Çevirmen yazarla kendini o denli bir tutar ki, yazılanlara müdahale edip, “böyle yazmış ama bence böyle demek istiyor” hissine kapılabilir. Yıllardır yazılı çeviri piyasasında yer alan insanlarla ettiğim sohbetlerde, bu tehlikeli suların bazen çok cazip göründüğünü dile getirirler. Çok sevdiği ve çok okuduğu bir yazarı çevirmeye girişen bir çevirmenin, “onu en iyi ben anlarım” duygusuyla çeviriye başlaması bazen metne müdahalenin sınırlarını belirsiz hale getirebilir. Ne var ki, bu çeviriler bile zaman zaman okurlar tarafından fark edilmeyebilir. Peki, aynı “görünürlük” sözlü çeviride de ortaya çıkarsa, o zaman ne olur?

Bir süre önce katıldığım bir toplantıda, kendisini konuşmacı ile özdeşleştirme meselesinde bir dünya markası olabilecek bir çevirmene denk geldim. Daha önce de pek çok sözlü çeviriye tanıklık etmiş, hatta zaman zaman kabine dönüp çevirmeni izlemişliğim vardır. Örneğin, birkaç sene önce bir İspanyol yazarın söyleşisinde eş zamanlı çeviri yapan çevirmeni büyük bir zevkle dinlemiş ve izlemiştim. Kabinin içindeki rahatlığı, ses tonunun kusursuzluğu,  kimi zaman elleriyle söylevini güçlendiren hali ve yer yer İspanyolcasına kulak verdiğim için dilbilgisel olarak bulduğu çözümler beni çok etkilemişti. Ben buradayım diye bağırmasına gerek kalmadan varlığı fark ediliyordu. Kendisi, çeviribilim eğitimi almış ve İspanyolca üzerine yoğunlaşmış bir çevirmendi; imrenmiştim.

Geçenlerde tanık olduğum ardıl çeviri hadisesinde ise, konuşmacıdan daha çok öne çıkan bir çevirmen söz konusuydu. Asıl mesleği çevirmenlik miydi, ne yazık ki bilmiyorum. Ancak hitabet sanatında konuşmacıdan daha ileri bir noktada durduğunu kestirebiliyorum. Konuşmacının Türkiye ziyaretini hevesle bekleyen ve koca salonu dolduran insanların da benimle aynı hislerde olduğunu düşünüyorum. Böylesine önemli bir toplantı için, bir sosyal medya sitesi üzerinden “gönüllü çevirmen” arayışına girilmesi, daha toplantıya giderken gerilmeme neden olmuştu.  Ya sırf parasal nedenlerden ötürü, bulunan ilk çevirmenle çalışılacak ve bir konuşma ziyan olacaktı ya da konuşmacıya hayranlığı nedeniyle çalışmayı göze alacak bir profesyonel bulunacaktı. Gerçekleşen hangisiydi, hâlâ çok emin değilim.

Niye bir çeviribilim öğrencisini rahatsız ediyordu peki bu çeviri? En çok sıkıntı yaratan ve bu nedenle aklımda kalan durumları sizinle paylaşmak istiyorum. Konuşmada geçen bazı kavramlar herkesçe anlaşılabilirken veya ufak bir parantez açarak açıklanabilecekken gerekenden uzun açıklamalar gerçekleşti. Anlaşılabilecek kavramları örneklemek, konuşmanın akışını aksatarak zaten kısıtlı olan zamanın daha da verimsizleşmesine neden oldu. “Keyfine düşkün insanlar” olarak ifade edilebilecek bir kavramın geçtiği sırada “hani Türkçede argo olarak ‘sefa bir şeyi’ dediğimiz şey var ya, o işte” açıklaması zihnime kazındı mesela. Yersiz ve izleyicinin dikkatini dağıtacak bir şeydi bu. İster istemez salondan kahkahalar yükseldi. Konuşmacı ise oldukça şaşkındı ve neler oluyor diye uzun uzun bakındı etrafına. Kelime oyunları, espriler yapmayı çok seven bir konuşmacıydı, evet; ama bu cümlesinde bu kadar gülünecek ne vardı ki? Konuşmacının da kafasının karıştığını hissettiğim bir andı bu. Kendisine herhangi bir açıklama da yapılmadı doğal olarak.

Konuya hâkimiyet konusunda eleştirebileceğimi hissetmiyorum. Zor bir konuydu ve terimlerin pek çoğunu oldukça iyi kotardı. Ancak konuşmacı oldukça modern bir İngilizce kullanırken ve çok anlaşılır konuşurken, çevirmenin, salonun yaş ortalamasını düşündüğümüzde anlaşılması oldukça güç olacak Osmanlıca karşılıklar kullanması etrafımdan “ne dedi ki bu şimdi” sorularının yükselmesine neden oldu. O sırada telefonlarından kelime araştıranlar, not defterine not edip cümleyi evde anlayacak olanlar şeklinde çeşitli mağdurlar söz konusuydu. Benim eski kelimelerle bir derdim yok, hatta kullanmayı ve dinlemeyi de çok severim; ancak nasıl ki yazılı çeviride hedef kitlemize büyük önem veriyorsak, aynı özenin sözlü çeviride de gösterilmesi gerektiğini düşünüyorum. Salondaki yaşça büyük kimselerin zorluk çekmeden anladıkları, gençler için sorun oldu. Orta bir yol bulunabilirdi sanıyorum. Konuşma esnasında bu tür kullanımların ortamı gerdiğini de gözlemlemek mümkündü. Örneğin, bahsettiği bir durumun “…of nature” olduğunu, doğamızdan geldiğini ifade etmeye çalışmıştı konuşmacı. Tam bu esnada, çeviriye “fıtrat” krizi damgasını vurdu. Çeviriyi yaparken durup, dinleyenlere dönüp, fıtrat kelimesini bilip bilmediklerini sorması, açıklaması ve sonra her benzer kullanımda fıtratı kullanması gerçekten havasını değiştirdi salonun. Arapçadan gelen bu sözcüğün artık o kadar da sık kullanılmadığını tahmin etmek bir çevirmen için zor olmasa gerek. Konuşmacı bu durum için eski İngilizceden kalma bir tabir kullansa,  üslup gözeterek bu karşılığı kullanmayı yine bir derece anlayabilirdim sanıyorum. Ama yaşanan olay, çevirmenin dinleyicilere ders verdiği hissiyatını uyandırdı. Haliyle gözle görülür bir rahatsızlık ortaya çıktı dinleyiciler arasında.

Dinleyicilerle münakaşaya girmesi ise, “görünür çevirmen” olayının çok yanlış anlaşıldığını gösterir bir durumdu. İkinci oturumda, bazı kavramsal hatalar oldu çeviride. Dinleyicilerden bazıları da, böyle önemli bir konuşmanın anlaşılmasına katkıda bulunma isteğinden belki, bilemiyorum, müdahale ettiler. “Şöyle demek istiyor”, “aslında bunu diyor” gibi ifadeler karşısında ortam yine fazlasıyla gerildi. Çevirmen çeviriyi bırakıp, “o zaman öneriniz ne” diyerek dinleyiciye döndü. Bu gerginlikler esnasında çevrilmeyen, kaçan ve çok değerli olan ifadeler vardı… Ne yazık ki, konuşmacı da bu sürüp giden gergin havadan etkilendi. Bir süre sonra “neler oluyor biri bana da anlatabilir mi” diye araya girmek zorunda kalan konuşmacı, epey yıpranmış ve şaşırmış gözüküyordu. Bir daha Türkiye’ye gelirse, çevirmen konusunda önceden anlaşmaya varacağını hissediyorum. Aynı şekilde, yaşanan teknik sorunlara da çevirmenin birebir müdahale etme süreci biraz sancılı oldu. Cep telefonları yüzünden sorun çıkaran hoparlör ve mikrofonlara oldukça sert tepkiler veren, hatta çeviriyi kesip uyarılarını yapan çevirmen yine bazı kısımları çevirmedi, atladı, dikkatini sorunlara yönelttiği için önemli ayrıntıları kaçırdı. Mevcut cızırtılardan konuşmacı da rahatsız oldu, ancak sadece uyarıda bulundu. İzleyicilere “Konuşmacı benim için çok önemli, o yüzden çok iyi çevirmek istiyorum” diyen çevirmenin iyi niyetli olduğu belki ortadaydı, ancak iyi niyetinin sonuçları o kadar da iyi olmamıştı. Bence bu noktada çevirmen de meramını yanında oturan moderatöre sessizce iletip onun tarafından yapılacak tek ve kesin bir uyarıyı sağlamalıydı. Çevirmenin kendisinin duruma hâkim olma çabası konuşmayı oldukça aksattı. İngilizce bilmeyen ve büyük bir hevesle dinleyen insanların hayal kırıklığı yaşamış olabileceğini tahmin ediyorum.

Salonda, İngilizce bilenler için bile kâbusa dönen anlar da oldu ne yazık ki. Çevirmen konuşmacıyı o kadar sık böldü ki, bir süre sonra konuşmacının kendisi de durumdan endişe duymaya başladı. Çünkü tam heyecanlı heyecanlı bir şey anlatırken, çevirmenin müdahalesiyle susmak ve esprilerini bile yarım bırakmak zorunda kaldı. Konuşmacı arka arkaya iki tam cümle bile söyleyemeden sürekli onun sözünü kesen bir çevirmen, verimliliği gerçekten azalttı. Çünkü bu durumda sadece çeviri değil, İngilizce konuşma da bölük pörçük bir hale geldi. Pür dikkat dinlemeye ve not almaya çalışsam da gidişatın bağlamdan koptuğunu hissedebiliyordum. Daha da sıkıntı veren durum, esprilerin çoğunun havada kalmasıydı, kesik kesik anlatım ne dinleyiciyi mutlu etti ne de hevesle beklenen konuşmacıyı.

Sözün özü, yazılı çeviride genel anlamda hoş karşılanabilen özdeşleşme durumu sözlü çeviride büyük bir probleme dönüşebiliyormuş. Çevirmenin sesi gür çıksın, varlığı ortada olsun, değerimiz bilinsin mücadelemizde varılmak istenen noktanın böylesi bir çeviri olduğunu hiç sanmam. Yazımda ne çevirmenin ne de konuşmacının adını verdim. Amacım kimseyi rencide etmek değil çünkü bu yazıyı kaleme alırken. Tek istediğim, dengelerin tutturulabilmesi. Hem bir çevirmen hem de bir dinleyici olarak, böyle bir sözlü çeviriyi bir daha kaldırabileceğimi sanmıyorum.

Yazan: Damla Göl

İki Gürcü, Bir Spiker, Bir Tercüman…

İki Gürcü, Bir Spiker, Bir Tercüman…

Yıllardan 1994… Futbolla az çok ilgisi olanların da bildiği gibi o dönemin flaş takımlarından Trabzonspor, Aston Villa ile karşılaşacaktır. Ne kadar önemli bir maç olduğunu belirtmeye gerek yok heralde. Bir Anadolu takımının devrim niteliğindeki Avrupa başarısı herkesin göğsünü kabartmıştır. Ancak bu yazının konusu maçın ayrıntıları değil, maç öncesinde yaşanan ve Karadeniz fıkralarını aratmayan bir olaydır.

Aradan onca yıl geçmesine rağmen bu olay karşımıza sosyal medyanın bir nimeti olarak sunuldu diyebiliriz. Tıpkı klasik fıkralardaki gibi aynı karenin içinde iki Gürcü futbolcu (Arçil ve Şota Arveladze kardeşler), bir spiker, bir de “tercüman” yer almaktadır (son iki kahramanımız elbette isimsizdir). Fakat videoyu izleyenler bilir ki, olay beklenenden biraz daha farklı gelişmiştir. Spikerin Türkçe sorduğu soruya Şota yarım yamalak Türkçesi ile yanıt verince tercümanımız ne yapacağını şaşırır, ancak kameraya bir şeyler söylemek zorunda hissettiği için mi, yoksa Şota’nın sözlerine değil de hislerine tercüman olmaya çalıştığından mıdır bilinmez, duyduklarını daha düzgün bir Türkçe ile yeniden anlatmaya çalışır. Bir nevi diliçi çeviri sayılabilecek bu olay ile ilgili farklı birçok şey tartışılabilir. Tercümanın tecrübesiz ya da bu iş için yeterli vasıflara sahip olup olmadığını sorgulayabilir, onu istihdam eden kurumu eleştirebiliriz. Ancak bunlardan önce, mesleki görünürlük anlamında daha hayati bir mesele duruyor önümüzde: mesleğin adı.

Süreçler, Hadiseler

Bu olayı, Mart ayında Türkiye’ye gelen İtalyan savcı Felice Casson’un tercümanlığını yapan genç arkadaşların başına gelenler ile bir araya getirdiğimizde önümüze hemen hemen 18 yıllık bir süreç çıkıyor. Ki bu sürecin başlangıç noktasından tam 10 sene önce açıldı Türkiye’nin ilk Mütercim-Tercümanlık bölümü. Dahası, bu süreç boyunca iki önemli dönüm noktası daha yaşandı. 2003 senesiyle birlikte Çevbir’in doğuşu ile 2005’te Türkiye’nin ilk Çeviribilim bölümünün resmi olarak konumlandırılması. Yani, çeviri ile çevirmenin adı uzunca bir süredir mevcut bulunuyor. Hele konferans çevirmenlerinin 1969’dan beri bir dernek çatısı altında olduğu düşünülünce… O hâlde bugün gerekli olan, çevirmenlik ile konferans tercümanlığı mesleklerinin alt dallarının adını koymak, bunları profesyonel birer meslek grubu olarak tanıtmak, sınır ve  sorumluluklarını belirlemektir. Böylelikle ne Arçil-Şota kardeşlerin tercümanı, ne Casson’un genç çevirmenleri, ne de bir başka komik video olarak bize sunulacak bir sonraki çeviri hadisesinin gelecekteki kahramanları hazırlıksız yakalanarak zor duruma düşer. Konumlarını, kendilerinden bekleneni, içerisinde bulundukları çerçeveyi daha en baştan bilebilir, istikametlerini el yordamıyla değil mesleki yönergeler ile bulabilirler.

Neymiş bu alt dallar diyecek olursanız, kendi deneyimimden yola çıkarak size bir örnek vereyim. 2011 Haziran ayından 2012 Ocak ayına kadar önce Trabzonsporlu futbolcu Deguy Alain Didier Zokora, sonra Trabzon’un köklü kulüplerinden İdmanocağı’nın Kübalı voleybolcusu Noris Acea Cabrera ile aynı kulübün kadın futbol takımında oynayan İspanyol futbolcu Mariam Abdelkader Fernandes için tercüme hizmeti verdim. Sahadan günlük hayata, çok çeşitli şartlarda tercümeyi gerektiren bu hizmete “oyuncu asistanı” (player liaison) diyebiliriz. 2009 senesinde Boğaziçi Üniversitesi Çeviribilim bölümünün değerli hocalarından Jonathan M. Ross’un danışmanlığında spor alanında çeviri faaliyetleri üzerine çalıştığımız bir proje sonrasında ürettiğimiz bir terim aslında “oyuncu asistanı”.

Dünyadaki birçok spor takımının kadrosunda farklı diller konuşan oyuncular bulunsa da çok az kurum bu dil farklılığını bir sorun olarak görüyor. “Player liaison” adı verilen ve yabancı bir kültürün içine düşen bir oyuncunun her türlü tercüme ihtiyacını karşılayabilecek vasıflı elemanların daha çok Avrupa’daki kulüplerde yer aldığını gördüm. Oysa Casson olayında da gördüğümüz üzere, sorun çoğu zaman yalnızca bir bütçe meselesi değil. Birçok durumda esas sorun, çeviri hizmeti için çağrılan kişilerin mesleki adı olan, profesyonel bir alanın üyeleri olarak değil, “dil bilen kişiler” olarak görülmeleri. Peki ya Arçil-Şota hadisesine dönecek olursak, daha kendi sıfatı bir muamma olan çevirmeni hangi spor kulübü nasıl konumlandırsın? Sorun, ne yazık ki, aracını park etmeye çalışan sürücünün yoldan geçen bir başkasından kendisine “gel gel” yapmasını istemesi kadar ciddi.

Çözüme doğru…

Videoda izlediğiniz tarzda faciaların yaşanmaması ve daha sağlıklı bir tercüme hizmetinin verilebilmesi için hemen kolları sıvadım. Tam da bu noktada Trabzonspor’un “takım tercümanı” Halil Yazıcıoğlu ile tanıştım. Kendisi, benim deyimimle “oyuncu asistanlığı” konusunda desteğini esirgemedi; onun yardımları sayesinde profesyonel anlamda Türkiye’nin ilk oyuncu asistanı olarak çalışmalarıma başlayabildim. Bugün bakıldığında oyuncu asistanlığı hâlâ tanınmış bir meslek dalı değil, yabancı sporcular ise (voleybolcusundan basketbolcusuna) kötü tercüme hizmetlerinden yakınmaktalar. Çünkü alan, gerektiği gibi tanımlanmadığı için “dil bilenlerin” gayretine kalmış durumda.

Deneyimli tercümanlara ulaşamadıkları için genç tercümanları, kendilerine eksik bilgi vererek Gladio savcısının yanına, kameraların karşısına oturtan anlayışın değişmesi için gerekli olan şey belli: çeviri ile çevirmenin adını ve doğasını belirgin hatlar ile çizecek kurum ve kurumlar. Yani bize, yeni çeviri alanları için yeni James Holmes’lar gerek! Oyuncu asistanlığının, tercümanlık eğitimi almış insanların kariyer planlarına dahil olabilmesi ancak böylelikle mümkün olabilir.

Yazan: Emre İshak