Çevirmen Doğulmaz, Olunur!

Çevirmen Doğulmaz, Olunur!

Çeviri ve yerelleştirme şirketlerinin çevirmen veritabanlarına üye olmak veya boş bir pozisyona başvurmak için sordukları sorulardan biri hep dikkatimi çekmiştir. “Uzmanlık alanlarınız neler?” Mesleğe başladığım yıllarda bu sorunun cevabını veremez ve bu soru karşısında ezilir büzülürdüm. Üçüncü sınıfın yazında Türkiye’de hatırı sayılır çeviri işletmelerinden birinde bana çok katkısı olan, hatta hayatımın şekillenmesinde önemli ölçüde belirleyici olan bir staj dönemi geçirdim. O zamanlar- o zamanlar dediğime bakmayın, çok da geçmiş zamandan bahsetmiyorum, sene 2004- İstanbul Üniversitesi mütercim-tercümanlık anabilim dallarında staj zorunluluğu resmi bir boyut kazanmamıştı elbette. Bugün, bu konuda emeği geçen değerli hocalarımızın ve staj yönetmeliğinin hazırlanmasına katkıda bulunan değerli sektör paydaşlarının sayesinde gelinen nokta gerçekten çok sevindirici ve umut verici. Zaman çeviri eğitiminin ve çevirmenlik mesleğinin lehine akıyor.

Konuyu fazla dağıtmayayım, staja gittiğim zaman da bu soru farklı şekilde gelmişti, “Hangi alanlarda çeviri yaparsın?” O zaman aldığım uzmanlık bilgisi ve çevirisi dersinden hareketle iktisat demiştim. Hatta çeviri yaptığım alan değil de uzmanlık alanım diyesim bile gelmişti. Öyle ya, adı üstünde “uzmanlık” dersi, dersi alan uzman oluyor. Bu satırları yazarken bu düşüncemi tebessümle hatırlıyorum. Durumun sandığım gibi olmadığını öğrenmem çok zaman almadı. Mezun olduğumda uzman bir çevirmen değildim. Bazılarınız belki şöyle düşünecek “Haha, düpedüz kandırmışlar sizi.” Dersin adından mıdır, yoksa öğrenciliğin verdiği psikolojiden midir nedir, insan o sıralardayken aldığı özel alan çevirisi derslerinin neticesinde olmasa bile dört dönem boyunca aldığı uzmanlık bilgisi ve uzmanlık çevirisi dersleri ile bir alanın uzman çevirmeni olup çıkacağını sanıyor. Ancak durum pek öyle değil.

Dersler, adları uzmanlık bilgisi ve uzmanlık çevirisi olsa da geleneksel “biz yaptık oldu, derslerden geçtin, hadi bakalım uzmansın artık” yaklaşımından tamamen uzak. Amaç uzmanlaşma yolunda ilk adımları atmak ve uzmanlaşmaya ilişkin bir vizyon kazandırmak, bir başka deyişle uzmanlaşmak için nasıl bir yol izlenmesi gerektiği konusunda ipuçları vermek. Bu derslerle öğrencinin bir temel atması sağlanıyor ama temelin üzerine binayı inşa etmek öğrencinin meslek yaşantısında uzmanlaşma hedefine yönelik adımlar atmasından geçiyor, yani yaşam boyu öğrenmeden.

Aslında bugün bilgiye dayanan hiçbir meslekte “Ben oldum” demek mümkün değil. Çevirmenlik de bu mesleklere dahil. Dört sene okuyorsunuz, ama “Ben oldum” diyemiyorsunuz. Anne babama üniversiteye başlamadan önce birisi “Kızınız dört sene okuyacak ama mezun olduğunda uzman bir çevirmen olamayacak.” dese herhalde “O zaman okumasın canım!” şeklinde bir tepki verebilirlerdi. Neyse ki bu gerçekten haberdar değillerdi. Sığ bir bakış açısı ile konuya yaklaştığınızda üniversitelerde verilen çeviri eğitiminin yetersiz ya da gereksiz olduğu hatta alternatif eğitim programları ile akademik çeviri eğitimi karşılaştırıldığında ilkinde çok daha iyi sonuçlar alınabileceği iddia edilebilir. Nitekim bir kısmınız hatırlayacaktır, Avrupa Birliği Bakanlığı tarafından 9 Haziran 2012’de İstanbul Baltalimanı’nda yapılan Çeviri Platformu’nda böyle bir iddia yüksek sesle dile getirildi ve bir o kadar da yüksek tepkiler aldı.

Hiç şüphesiz, çeviri eğitimi çeviri sektörünün öteki paydaşlarının eleştirisine ihtiyaç duymaktadır, eleştiri olmadan, geribildirim olmadan ilerleme kaydedilemez. Ama gelin bir noktada anlaşalım, eleştiriyi yaparken varmak istediğimiz nokta yapıcı olmak olsun, köstek değil destek olmak olsun. Ayrıca herhangi bir kurumun, organizasyonun, varlığın başarılı ya da başarısız olup olmadığını değerlendirirken önce onun vadettiklerine bir bakmak gerek diye düşünüyorum. Çalıştığım İstanbul Üniversitesi İngilizce Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalı’nın -sanıyorum hocalarım ve çalışma arkadaşlarım da benimle aynı düşüncededir- dört senede nur topu gibi uzman çevirmenler yetiştirmek gibi bir iddiası yok. Daha açık ifade etmek gerekirse, çeviri eğitiminin dört senelik üniversite eğitimiyle neticelenen bir süreç olduğuna değil, yaşam boyu öğrenmeyi, kendini geliştirmeyi gerektiren bir süreç olduğuna inanıyoruz. Bir örnekle konuyu somutlaştırabilirim diye düşünüyorum. Anabilim dalımızda, araştırma alanımla örtüşen çeviride bilgi teknolojileri adında bir dersin asistanlığını yapıyorum. Asistanlığa başladığım yıllarda erişebildiğim bilgisayar destekli çeviri (CAT) araçları Trados (o zamanlar SDL’den ayrı bir paket olarak satılıyordu) ve Wordfast’ti. Bu araçları işlediğimiz derslerde Trados’un nasıl kullanıldığı, ne işe yaradığı konusunda giriş niteliğinde çalışmalar yapıyorduk. O zamanlar MemoQ henüz ortalarda yoktu. MemoQ ile 2011’deki Amerikan Çevirmenler Birliği’nin Colorado’daki 51. yıllık toplantısında tanıştım ve çok ilgimi çekti. Sonra gördüm ki piyasada da yaygın olarak kullanılan bir araç. Düşünün ki dört senelik çeviri eğitiminin uzman çevirmen olmak için yeterli olacağı inancına sahip bir çevirmen var karşınızda ve size MemoQ kullanmak bir yana Trados’u bile yalnızca tanışıklık düzeyinde bildiğini söylüyor ve gerekçesi şu “Üniversitede öğretmediler.” Bence böyle bir çevirmenin bu düşünceyle hareket ederek sürekli evrilen piyasa şartlarında tutunan bir çevirmen olma şansı oldukça düşük.

Aslında söylediklerim hiç de öyle bu mesleğe özgü şeyler değil. Bir düşünün, hangi doktor adayı size dört sene okuduktan sonra diplomasını aldığı gün bir ameliyat yaptığını söyledi? Ya da neden kimya mühendisleri aldıkları eğitimle yetinmeyip “yüksek kimya mühendisi” olmak için yüksek öğrenim görürler? Umarım tartışmamı zihninizde somutlaştırabilmişimdir.

Çevirmen adaylarının da dört senelik çeviri eğitimi ile uzman çevirmen olacakları yanılgısına düşmeleri bence son derece sakıncalı. Peki, uzmanlaşma adına neler yapılabilir? Aslında bu soruya geçmeden önce hemen bir parantezle yine bu konuyla ilgili başka bir konuya kısaca değinmekte yarar var. Uzmanlaşmayı düşündüğümüz alanları neye göre belirleriz? Ahmet Çallı, 31 Ekim 2012’de İstanbul Üniversitesi İngilizce Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalı’nda bu konuda verdiği seminerde uzmanlaşma alanlarını nasıl seçmeli sorusuna çok gerçekçi bir cevap verdi: “Çok sevdiğiniz bir konuda çeviri yapın. O konuda uzmanlaşın.” Piyasa şartları her ne kadar tek bir konuda uzmanlaşmakla yetinmemize izin vermese de uzmanlaşmayı düşündüğümüz konuyu sevmek bence de çok önemli. Çünkü insan sevdiği bir konuda araştırma yapmayı, öğrenmeyi sadece bir iş olarak görmüyor, iş dışında geçirdiği zamanlarda da bu konuda yeni bilgi edinmeye zaman harcayabiliyor. Kısacası bir konuya ilgi duyunca, bu konuda mesai dışında bilgi edinmek bize bir angarya gibi gelmiyor.

Tekrar nasıl uzmanlaşmalı konusuna dönecek olursak, elbette öncelikle ilgi duyduğumuz konuda bireysel olarak araştırmalar, okumalar yaparak. Bence uzmanlaşmak için mutlaka formel bir eğitim şart değil. Örneğin birlikte lisans okuduğum arkadaşlarımdan Engin Eryiğit spora olan özel merakı sayesinde bugün spor çevirmenliği alanında oldukça yol kat etmiş ve tercih edilen bir çevirmen. Öte yandan gerek lisans eğitimi sırasında gerekse sonrasında uzmanlaşmak istenen konularda formel eğitim almak da bir seçenek. Bugün pek çok üniversitede çift ana dal ve yan dal programları sunuluyor. Lisans öğrencileri çeviri bölümlerindeki eğitimlerinde belirli başarı derecelerini yakaladıklarında bağlı bulundukları üniversitenin kendilerine sunduğu alanlardan birinde çift ana dal ya da yan dal yapma hakkına sahipler. Bu elbette çeviri eğitimine artı bir yük demek, çift ana dal ya da yan dal yapmayan öğrencilere kıyasla daha fazla koşturmak, daha fazla yorulmak demek. Ancak emek olmadan yemek de olmuyor.

Lisans eğitimi esnasında elde edilen ek eğitim olanaklarından bir başkası da staj. Staj sadece yerine getirilmesi gereken bir sorumluluk olarak düşünülmez ve staj süreci ciddiye alınırsa uzmanlaşmaya çok değerli katkıları olabilir. Staj süreci bence deneme yapmaktan korkulmaması gereken bir süreç. Kaybedecek çok fazla bir şeyiniz yok. Bir çalışan değil, stajyersiniz, öğrencisiniz ve yapabileceğiniz pek çok hata eğer işvereniniz de “stajyer” olduğunuzun bilince ise tolere edilebilir. Örneğin bu yaz bir yerelleştirme şirketinde staj yapan iki öğrencimden biri staj sürecinin sonunda yerelleştirmede uzmanlaşmak istemediğine karar verdi. Bu kararı daha mezun olmadan vermesi, onu deneme yapmamış çevirmen adaylarına kıyasla gerçek piyasa koşullarında bir adım daha öteden başlamasını sağlayacak. Aynı şirkette staj yapan diğer öğrencim ise yerelleştirme alanında deneyim kazanmış olmaktan gayet memnundu. Bir de buna daha evvele dayanan oyun merakı ve oyun yerelleştirmeye olan ilgisi eklenince mezun olduktan sonra nasıl bir uzmanlaşma yolu izleyeceği epey belirginleşmiş oldu. Uzmanlaşmaya yönelik formel eğitimin ikinci ayağı ise lisansüstü eğitim. Ancak benim naçizane gözlemim çevirinin dışında bir alanda lisansüstü eğitim görenlerin eğitimlerinin bitiminde çeviri alanına geri dönmüyor ya da çeviriyi bir yan iş olarak yapıyor olmaları. Kim bilir, belki de lisansüstü eğitimden sonra çeviri eski cazibesini yitiriyordur.

Yazımı bitirmeden önce, başta andığım “Uzmanlık alanlarınız neler?” sorusuna dönecek olursam: Neden bu soruyu “Çeviri yaptığınız alanlar neler?” diye sormuyorlar? Sahi kime ne zaman uzman çevirmen denir? Bir alanda uzman çevirmen olabilmek için nasıl bir donanım ve deneyim gerekir? Sanıyorum hala çalışmaları devam eden Çevirmenlik için Mesleki Yeterlilik, Sınav ve Belgelendirme yönetmeliği bu soruya cevap verecek.