Hayata ve Çeviriye Feminist Bakış

Aslında bu yazıya “Ben çevirmenin önyargısız ve peşin hükümsüz olanını severim” diyerek başlamayı planlıyordum… Sonra, tam da ben bu yazıyı yazmaya karar verdiğim sıralarda, sosyal medyada bir “pembe taksi” tartışması patlak verdi. Kadınların daha güvenle yolculuk etmesi içinmiş. Hatırlarsınız, aynı öneriyi pembe otobüsler için de tartışmıştık. Pembe bir araç, sadece kadına ayrılmış bir araç, toplumsal cinsiyet algısının vücut bulmuş hali. Toplumun içine sinmiş, damarlarına işlemiş, her yaşa sirayet etmiş, her konuma sıçramış cinsiyetçiliğin ve eril zihniyetin göstergesi. O pembe rengin altında kapkara fikirler, kapkara zihinler ve hastalıklı ruh halleri var. Bir kere pembe ve mavi üzerinden inşa edilen cinsiyet fikri kendi başına sorunlu zaten! Bebekler, bir gösterge sarmalı içinde büyütülüyor. Oğlan çocuklarına arabalar, silahlar, toplar; kız çocuklarına bebekler, oyuncak ev eşyaları, oyuncak makyaj malzemeleri. Bu göstergelerin içinde büyüyen genç kadın ve genç erkekler olarak bir de toplu taşıma araçlarında bölünsünler, ne kadar hoş! Bu çözümler, ortalıktaki kirleri gözükmesinler diye halının altına süpürmekle eşdeğer bir etkiye sahip. Mücadele etmemiz gereken de tam olarak o halının altındakiler. Geceler de sokaklar da meydanlar da her iki cinsiyete ve her cinsel kimliğe açık olduğu zaman tartışmalarımızın bir anlamı olacak. O halde baştaki sevgi sözcüklerimi tekrarlayabilirim: Ben çevirmenin önyargısız, peşin hükümsüz ve her renge açık olanını severim.

İşte tam da bu noktada, sözlerimizle inşa ettiğimiz evrene dönüp bakmak gerekiyor. Kadın sürücü, kadın yazar, kadın siyasetçi, kadın çevirmen… Siz bir trafik kazası haberinde “erkek sürücü” diye belirtildiğini hatırlıyor musunuz? Meclis açılışında, “erkek milletvekillerinin şıklık yarışı” diye manşet gördünüz mü? Çocukluğumuzdan yaşlılığımıza cinsiyetimizle sınırlandık biz. Oysa belki de bilmemiz gereken tek bir şey vardı: “Kâinatın aynasıyım, mademki ben bir insanım!”

Toplumsal olarak inşa edilen ve kültür tarafından biçimlendirilen cinsiyet, insanların düşüncelerini, eylemlerini, nasıl yazı yazdıklarını ve elbette nasıl çeviri yaptıklarını etkileri. Zira toplumsal cinsiyet, bir bireyin hayata yönelik bakışını şekillendiren bir kimlik politikası görevi görür.  Kanada-Ottawa Üniversitesi profesörlerinden feminist çeviribilimci Luise von Flotow’a göre, toplumsal cinsiyet perspektifi araştırmacılara tarihsel metinleri, çevirilerini, yazarları, çevirmenleri, sosyo-politik bağlamları ve etkilerini yeniden değerlendirme imkânı vermektedirii. Bu arada Kanada, feminist çeviride önemli bir yere sahip. Ülke içindeki politik çeşitlilik, Fransızca ve İngilizce arasındaki çevirilerde fark edilen cinsiyetçi yaklaşım bu yolu hazırlıyor. Quebec’de 1970’lerin sonlarında ortaya çıkan feminist çeviri kuramları sadakat ilkesini de tartışmaya açmış ve örneğin Fransızcada dişil olarak kullanılan sözcükleri İngilizceye aktarırken de o “kadın” vurgusunu korumaya çalışmışlardır (author yerine auther yazmak gibi).

Peki bir çevirmen için toplumsal cinsiyet ne ifade eder? Kanadalı çeviribilim profesörü Sherry Simon’un belirttiği üzere, kadın ve çeviri kavramlarının her ikisi de söylem olarak aşağı bir konumda görülmektedirleriii. Kadın erkeğe göre ikinci planda kalır, ataerkil toplumun varlığını sürdürebilmesinin en temelinde kadının bu ikincil konumu vardır. Benzer şekilde, çeviri de orijinal eserin yanında ikincil haldedir. Bir çeviri eser yorumlanırken, çevirmen ve çeviri sürecinden ziyade eser sahibi ön plana çıkar. Bu durumda, kadın ve çeviri merkezdeki bir olguya göre çevresel unsurlar olarak görülür; “çeviri yazmaya göre ikincildir, çevirmen yazara göre; feminizm ataerkilliğin, kadın da erkeğin karşısında ikincil kalır”iv. Bu ikincillikle mücadelede feminist yazın ve çeviri kuramları devreye girer. Dil ve söylem düzeyinde, kadına ve çeviriye yüklenen bu aşağı konumu sorgulayan kuramlar, söylemdeki bu ikincilliği aşmak için de yöntemler önerirler. Erkekler tarafından yapılan, erkekler tarafından kullanılan ve erkekleri yücelten bir dille sarmalanan kadınlar, varlık mücadelelerini dil ile verir.

Toplumsal algıda ve çoğu kültürde baba ailenin reisi ve aile bireylerinin de yasal sorumlusudur. Burada eser üzerinde hak sahibi olan yazar ile aile bireylerinin üzerinde söz sahibi olan baba arasında işlevsel bir benzerlik kurulabilir. Çeviri ve çevirmen, yazar kadar saygın bir konumda değerlendirilmez. Bu eşitsiz yaklaşım, aile içindeki hiyerarşik yapının da bir benzeridir. Kadın yazar, şair ve çevirmenler bu eşitsizlikler karşısında mevcudiyet haklarını savunmuşlardır. Bu konuya dair belki de en detaylı itiraz, kütüphane kapısından kadın olduğu için geri çevrilen Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda” kitabında bulunabilir. Her türlü sohbette niye ünlü bir kadın yazar, şair, bilim insanı, politikacı olmadığı tartışılır ya hani… İşte Virginia bu soruya cevap arıyor. Eğitim alamayan, kamusal alana karışamayan kadının elbette hayattan uzak kalacağını söylüyor. Kadınlar yazamadıkları, düşünemedikleri, çeviremedikleri için ikincil değiller; kadınlar yok sayıldıkları için görülmüyorlar! O yüzden şöyle diyor bize: “Yazın… Erkekler ne der diye düşünmeden yazın!”

Ataerkil sınırların ötesine geçmek için, dil bir güçlenme ve savunma mekanizması olarak konumlandırılabilir. Feminist yazın çalışmaları, görünmez olmaya mahkûm edilmiş kadın yazarları ve çevirmenleri gün ışığına çıkarma amacındadır. Böylelikle tarihi salt ataerkil bir biçimde okumaktan ziyade, var olma mücadelesi veren kadınların tarihleri ortaya konulur. Feminist yazın pembeyi veya maviyi değil, gökkuşağının renklerini görme mücadelesidir yani. Böylece farklı kültürlerde “çeviri kadın gibidir, güzeli sadık, sadığı güzel olmaz” şeklinde yerleşen cinsiyetçi ve erkek egemen benzetmelerin ve çağlar boyu çevirmenlere “Les belles infidèles” (vefasız güzeller) diye hitap edilmesinin altındaki sebepler tartışmaya açılmış olur. Düşünsenize, çeviride sadakat kavramını tartışmaya açmak istiyorsunuz ve duyduğunuz sav bu. Hem kadını hem de çeviriyi ötekileştirip, ikincilleştiren bu benzetmeler özellikle de çeviribilimci Lori Chamberlainv tarafından gündeme getirilmiş ve nihayetinde feminizmin dil ile olan mücadelesinde bir mihenk taşı olmuştur. Chamberlain bu makalesinde çevirinin temsilinde toplumsal cinsiyetin konumunu inceler. Buna göre hem yayıncılıkta, hem telif hakları meselesinde, hem de akademik çevrelerde yazı yazma eyleminin orijinalliği ve maskülen olarak değerlendirilişi ile çeviri eyleminin ikincilliği ve feminenliği toplumdaki hâkim cinsiyet algılarının bir sonucudur.

Bu aşamada yaşamımızda kullandığımız dili tartışmaya açmak gerekir. Dil insanı sınırlandıran, yönlendiren ve yöneten bir olgudur. Feminist araştırmacılar dilin bu özelliğinin ayırdına vararak ilgilerini dili sorgulamaya yöneltmişlerdir. Julia Kristeva, Luce Irigaray, Hélène Cixous ve Elisabetta Rasy gibi isimler çalışmalarında kadın-erkek ve maskülen-feminen gibi ikilikleri sorgulamış, dünyaya bu ikili karşıtlıklar çerçevesinde bakmayı reddetmişlerdir. Bu noktada feminist terminoloji oluşturma mücadelesi başlar. Feminist çeviri, anlam üretiminde kadının özne olma halinin ve kadın bakış açısının altını çizer. Pek çok araştırmacı çeviriye farklı yöntemlerle yaklaştığı için feminist çeviride kullanılan yöntemleri  tek bir başlık altında sınıflandırmak mümkün değildir. Hâlihazırda feminist bir açıdan yazılan bir metni çevirmeye karar vermek, çeviri öncesi süreç için önemli bir adımdır. Ayrıca feminist bir bakış açısıyla yazılmamış bir metne, feminist bir çevirmen tarafından müdahale edilmesi bu yöntemler arasında sayılabilir. Örneğin kimi dillerde sıkça görülen, Türkçede de “insanoğlu” ve “bilim adamı” gibi örneklerde karşımıza çıkan eril ifadelerden kaçınılması ve bunlar yerine cinsiyet vurgusu olmayan terimler kullanılması feminist çeviri için yaygın bir stratejidir.

Türkiye’deki feminist çeviri çalışmalarına Emek Ergun tarafından çevrilen Hanne Blank’ın “Bekâretin ‘El Değmemiş’ Tarihi” kitabını örnek verebiliriz. İletişim Yayınları’nca yayımlanan bu kitapta, bekâret kavramının Batı odaklı tarihi ele alınıyor. Çevirmen Emek Ergun ise, Türkiye’de bekâret ideolojisinin izleri ve tarihi üzerine bir giriş yazısı yazarak, kitabı yayımlandığı kültürle ve okurla ilişkilendiriyor. Böylece feminist çeviri çalışmalarında çevirmeni görünür kılmak ve çeviriyi anlamlandırmak için ilk adım olan önsöz ile kitaba başlıyor. Ve sonra daha önemli bir ifade kullanıyor: “feminist çeviri”. Ergun “Peki çevirmenin feminist kimliği ve feminist harekete duyduğu bağlılık çevirisine nasıl yansır?” sorusuna şöyle cevap veriyor: “Bunun Bekâretin El Değmemiş Tarihi’ndeki en açık örneği sanırım, ‘hymen’ sözcüğünü ‘kızlık zarı’ olarak değil de, ‘himen’ olarak çevirmiş olmam. “Kızlık zarı” ifadesini kullanmayı reddetmemin nedeni, ataerkil zihniyetin bariz bir yansıması olan kadın/kız kategorileştirmesini çevirimde sürdürerek bu erkek egemen söylemi güçlendirmek istememem.”vi Metin boyunca bu ilkeye bağlı kalan Ergun, bir dipnotla da kararını gerekçelendiriyor.

Tüm bu bilgiler ve çalışmalar ışığında, biz çevirmenler kültür aracıları ve iletişim elçileri olarak görev yapıyoruz aslında. Bu süreçte yaygın kabul gören toplumsal cinsiyet kimliklerini yüceltip yenilemek, övüp çoğaltmak yerine sınırların ötesine geçmek bizim elimizde. Küçük manevralarla, dipnotlarla, önsözlerle, birlikte dik durarak ve tartışarak yolumuzu güzelleştirebiliriz. İnsanoğlu dedikleri, Âdemoğlu ve Havvakızı olarak “insanlık” göğünün altında bir araya gelir; bilim adamları, bilim insanlarına dönüşür ve kadın sürücüler yalnızca “sürücü” olur elbet sonunda…

Dünyayı gökkuşağına “çevirmek” bizim elimizde.

i  Bu yazıda, İstanbul Üniversitesi Kadın Çalışmaları Bilim Dalı’nda yazdığım “Türkiye’de 1980 Dönemi Feminist Çeviri Hareketinin Kadın Çalışmaları Dizgesini Oluşturmadaki Rolü” başlıklı yüksek lisans tezimden faydalandım. Kendi tezimden intihal yapmış olmayayım, belirteyim.

ii Flotow, Luise von: “Gender in translation”. Handbook of Translation Studies. ed. Yves Gambier ve Luc van Doorslaer. Amsterdam/Philadelphia: John Benjamins Publishing Company. 2010. s. 129-133. Flotow, feminist çeviriyi Translating Women kitabıyla da ele almıştır.  (University of Ottawa Press, 2011)

iii Simon, Sherry: Gender in Translation. Londra&New York: Routledge. 1996.

iv Castro, Olga: “(Re-)Examining Horizons in Feminist Translation Studies: Towards a Third Wave?”. İspanyolcadan çev. Mark Andrews. MonTI 1. 2009. 1trans-17trans.

Chamberlain, Lori: “Gender and The Metaphorics of Translation”. The Translation Studies Reader, ed. Lawrence Venuti. London: Routledge. 2000. s. 314-329.

vi Emek Ergun’la söyleşi. Söyleşen Aksu Bora. http://www.amargidergi.com/yeni/?p=728. 17 Eylül 2011.

Damla Göl

Views All Time
Views All Time
296
Views Today
Views Today
2

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.