Çarpık Dilleşme

Sevgili Dragosfer okurları,

Pazartesi Sendorumu çatısı altında toplanmışken haftaya biraz olsun gülümseyerek başlayalım, ne dersiniz?

Çocukluğumda hep cümlenin yarısı Türkçe yarısı İngilizce konuşmama, hala babamla bir araya geldiğimde karşılıklı “Türkçenglish” dilinde iletişim kurmamıza rağmen iş ortamlarında, okuduğum yazılarda, izlediğim dizilerde “çarpık dilleşme” unsurlarına rastlamaktan oldukça sıkıldım. Sizinle belki de sıkça karşılaştığınız bir e-posta örneğini paylaşmak istiyorum. Bana aynen bu şekilde geldiğini düşünmeyin. Henüz yeni filizlendiğim iş hayatından derlediğim kelimeler ve söylemlerden esinlenerek ben yazdım bu yazıyı ve açıkça söylüyorum: Hiç gurur duymuyorum.

Merhaba Şükriye Hanım,

Dün size forwardladığımız maille ilgili feedback alamadık. Siz durumu konfirme etmediğiniz sürece işe start veremiyoruz, processin gerisinde kalıyoruz. İsterseniz bir meeting set edelim belki schedule’ımızı push edebiliriz.  Projenin deadline’ını da yeniden discuss etmek gerekecek. Kaybettiğimiz zamanı kompanse etmek için HR departmanımıza da briefing verdim, belki de personel outsource etmemiz gerekebilir.  Bu da daha fazla training organize etmeye focuslanmak demek. Konuyla ilgili aksiyon almadan önce sizin bana dönmenizi bekliyor olacağım.

Tşk,

Merve

Bu kıymetli (!) eserin ardından, kendisiyle aynı düşünceleri paylaşmakta olduğum ve hatta onun da benim gibi pek sinirlenmiş olduğunu gördüğüm için mutlu olduğum Tahsin Yücel’in Sözcükler adındaki iki aylık edebiyat dergisinin Temmuz-Ağustos 2008 sayısında yazmış olduklarını sizlerle paylaşmak istiyorum. Keyifli okumalar!

ÖRNEK TÜRK YARATILARI

Tahsin Yücel

Türkçe sözcükler yerine İngilizce ya da Fransızca karşılıklarını kullanmak, kurumlara İngilizce ya da Fransızca adlar koymak yaygın bir moda olup çıktı. Bunun sonucu olarak, diyelim ki Şişli’den Harbiye’ye ya da Taksim’den Tünel’e doğru yürüken, İngilizce ya da Fransızca mağaza adlarının Türkçe mağaza adlarından fazla olması hiçbirimizi şaşırtmıyor artık. Öte yandan, moda öylesine yaygınlaştı, öylesine güçlü bir eğilim olup çıktı ki İngilizce, Fransızca, İtalyanca yetersiz bulunmaya başladı ve kimi çok yaratıcı patronlarımız en az bin yıl önce ölmüş bir dile: Latinceye bile el atmaya kadar götürdüler bu işi, kurumlarına Latince adlar koymaya başladılar. Bunun en ilginç örneği de bir özel hastane dizisine verilen Latince görünümlü ad: Hospitalium.

Anadil duygusu yeterince gelişmemiş olanlar “Ne var bunda? Adamlar bu üleye kaç tane hastane kazandırmışlar, şöyle oturaklı bir ad vermesinler mi kurumlarına?” diyebilirler. Şu yozlaşma ortamında haklı da bulunabilirler. Ama eskil Roma yasaları ölülere saygıyla başlar, eskil Roma’nın dili olan latince de ölü bir dildir, bilir bilmez kişilerin bu dille oynamaya, sözcüklerine hiçbir zaman içermediği yeni anlamlar vermeye kalkmaksa, gülüç olduğu kadar da çirkindir. Fransızcanın hopitâl’i italyancanın ospedale’si, ingilizcenin hospital’ı latinceden gelir. Kökenlerindeki sözcük de Dictionaire historique de la language française’de belirtildiğine göre, “aşağı latince”nin (VII. Yüzyıl) gelecekte fransızcanın hôte’una (konuk) dönüşecek olan hospes adından türemiş bir sıfat olan hospitalis sözcüğüdür. Bu sözcüğün de hastaneyle hiç mi hiç ilgisi yoktur., ancak XVII. Yüzyılda fransızcada hastane anlamında kullanılmaya başlar. Bizim kimi bilgiç yurttaşlarımızsa, latincenin klasik döneminde “konuk odası” anlamına gelen bir sözcüğü (hospitalia, hospitalium) “hastane” anlamını da katarak küçük devrim gerçekleştirirler. Alanlarında yalnız oldukları da söylenemez. Bir başka girişimcimiz de latince ya da italyancayla hiç mi hiç ilgisi bulunmayan bir “latince” ad yaratıp asar kurumunun kapısına: Medicana.

Hadi, türkçeyi küçümsemelerini, beğenmemelerini anladık diyelim, kendi dilimizle hiç mi hiç ilgisi bulunmayan, üstelik, en az bin yıl önce ölmüş bir dilden ne isterler ki? Hadi, bin yıl önce ölmüş bir dilde sözcük üretmeye kalkmalarını da hoş görelim, yalan yanlış yakıştırmalarla ölmüş dili bir daha öldürmelerine ne diyelim? Kurumlarına bu yabancı adları koyarken bir bilene sormak gereksinimini de mi duymazlar?

Osmanbey’de bir duavrın üstünde kocaman ve gümüş rengi harflerle yazılmış iki latince sözcük görürsünüz: Acedemia Lingua. Her iki sözcük de ad olduğuna ve bunları birbirine bağlayan hiçbir öğe bulunmadığına göre, birlikteliklerinden bir anlam çıkmasa da yurttaşlara dil öğretmek savında olan bir “dersane” karşısında bulunduğunuzu anlar, gülmek mi ağlamak mı gerektiğine karar veremeden uzaklaşırsınız oradan. Siz daha kırk elli adım atmadan, bir başka yaratım tansığı gözlerinizi kamaştırır: Centroom. Evet, Centroom, çok yaratıcı ve çok bilgili bir yurttaşımız latince centrum (merkez) sözcüğünün –um ekini atıp yerine ingilizcenin room’unu koyarak yepyeni, ışıl ışıl bir sözcük yaratmıştır size.

“İyi güzel de daha kendi dillerinde doğru dürüst bir tümce kuramazken, ne diye başkalarının dilleriyle oynar ki bu adamlar?” diye sorabilirsiniz. Sormakta haklı olduğunuz da kuşku götürmez. Ama biz hem kendi anadilimizi, hem farsçayı, hem arapçayı bozarak dünyanın en aykırı dilini: Osmanlıcayı yaratmış ataların torunlarıyız. Yaratır da yaratırız durmadan, yabanın ölü dilleriyle bile böylesine oynadıktan sonra, yaşayan dillerle ne tansıklar yaratabileceğimizi düşünün artık.

Ben gene de size birkaç örnek vereyim.

Bir zamanlar, Kıbrıs sorununun çok tartışıldığı günlerde, ünlü bir başyazarımız garantör diye bir sözcük çıkarmış, ayraç içinde de fransızca yazılışını vermişti: garanteur. Nerdeyse tüm köşemenler mal bulmuş Mağribi gibi atılmışlardı sözcüğün üstüne, garantör aşağı, garantör yukarı, dillerinden düşürmüyorlardı bu yeni sözcüğü. Bir kişi bile çıkıp da “Yahu, fransızcada garanteur diye bir sözcük yok. Fransızlar sizin belirtmek istediğiniz sözcüğü garant sözcüğüyle karşılıyorlar.”, demiyordu. Diyen çıksa da kimsecikler kulak asmazdı. Bir iki yıldır da bir akademisyen’dir tutturdular. YÖK düzeninin profesörlüğü fazla ayağa düşürdüğü kanısına mı vardılar, yoksa “tebdil-i unvan”da ferahlık mı gördüler, nedir, profesörler bile kendilerini akademisyen diye adlandırıyorlar. Ama, bir kez daha, Batı Avrupalılar’ın dillerine özenirken, sözcüklerinin anlamını kaydır ha kaydırıyorlar. Fransızlar’ın en güvenilir sözlüklerinden Le Robert’e bakıyorsunuz, académicien’i Fransız Akademisi üyesi ya da “akademi” diye adalandırılan sanatsal, yazınsal ya da bilimsel bir topluluğun üyesi” diye tanımlıyor; İngilizler’in ünlü Oxford’una bakıyorsunuz, o da aşağı yukarı aynı tanımı veriyor. İtalyanlar’ın Vocabulario della lingua italiana’sı da öyle. Ama bizim aydınlarımız, öğretim üyelerimiz, gazetecilerimiz adamların sözcüğünü profesör ya da öğretim görevlisi anlamında kullanmakta dayatıyorlar. Akademisyen aşağı, akademisyen yukarı. Benzerlerinden daha titiz olduğunu düşündüğümüz Cumhuriyet bile akademisyen’den geçilmiyor. Geçenlerde İstanbul Üniversitesi’nde bir toplantıda, bir Fransız konuşmacı, bıyık altından gülerek, “Sizin akademisyen dediğiniz profesörler” diyordu. AKP’nin ünlü Anayasa uzmanı da çevresindeki gazetecilere “Bir profesör ve akademisyen dürüstlüğüyle konuşuyorum”, diyerek iki kavramı kendi örnek kişiliğinde kaynaştırıyordu.

Kim ne derse desin, Atatürk’ün özlük hakları çiğnenerek Türk Dil Kurumu kapatılalı beri, dilimiz de, dil bilincimiz de çok kirlendi.


Siz ne dersiniz?

Siz nelerle karşılaşıyorsunuz günlük hayatlarınızda?

Sizin orada da çarpık mı dilleşme?

Bizimle paylaşmak isterseniz pek memnun oluruz efendim.

 

Desire Eylül CANNON

Hayata ve Çeviriye Feminist Bakış

Hayata ve Çeviriye Feminist Bakış

Aslında bu yazıya “Ben çevirmenin önyargısız ve peşin hükümsüz olanını severim” diyerek başlamayı planlıyordum… Sonra, tam da ben bu yazıyı yazmaya karar verdiğim sıralarda, sosyal medyada bir “pembe taksi” tartışması patlak verdi. Kadınların daha güvenle yolculuk etmesi içinmiş. Read more

2016 İKSV Talât Sait Halman Çeviri Ödülü için başvuru çağrısı

2016 İKSV Talât Sait Halman Çeviri Ödülü için başvuru çağrısı

İKSV’nin öykü, roman, şiir gibi edebiyat çevirilerini desteklemek amacıyla Türkiye’nin ilk kültür bakanlığını yapmış, çevirmen, şair, yazar ve akademisyen Talât Sait Halman anısına başlattığı çeviri ödülünün 2016 senesi başvuru dönemi dün itibariyle açıldı.

Sevin Okyay, Ahmet Cemal, Yiğit Bener ve Kaya Genç’ten oluşan seçici kurulun başvuruları değerlendireceği sürecin sonunda ödüle layık görülen çevirmene bir defaya mahsus 15 bin TL’lik destek verilecek. Çevirmenlerin ve yayınevlerinin herhangi bir dilden Türkçeye çevrilmiş ve ödül yılı dahilinde yayımlanmış edebiyat eserleriyle aday olabileceği ödüle son başvuru tarihi 4 Kasım 2016.

Geçtiğimiz sene ilki düzenlenen Talât Sait Halman Çeviri Ödülü, Georges Perec’in La Boutique Obscure: 124 Rêves adlı eserini Karanlık Dükkân: 124 Rüya başlığıylaTürkçeye çeviren Siren İdemen’e verilmişti.

Başvuru şartları ve süreciyle ilgili ayrıntılı bilgi edinmek için buraya tıklayarak İKSV’nin ilgili sayfasına ulaşabilirsiniz.

Man Booker 2016 Uluslararası Edebiyat Ödülü

Man Booker 2016 Uluslararası Edebiyat Ödülü

Edebiyat dünyasının en saygın ödüllerinden İngiltere menşeli Man Booker 2016 Uluslararası Ödülünün sahibi, 155 aday kitap arasından The Vegetarian başlıklı kitabıyla Güney Koreli yazar Han Kang ve kitabın Koreceden İngilizceye çevirisini yapan Deborah Smith oldu.  Read more