Makine Çevirisinin Beyni: İnsanın Çevirideki Önemi

Geçmişte şirketlerin ve çeşitli kurumların büyük ölçüde bel bağladığı makine çevirisine günümüzde de bazı durumlarda ihtiyaç duyulmaktadır. Makine çevirisi, belirli bir metnin veya konuşmanın diller arası çevirisini yapan bilgisayar destekli bir yazılım aracılığıyla gerçekleştirilir. İşletmeler genellikle kısa sürede çok miktarda çeviri talebinde bulunmaktadır. Bu kısıtlı süre içerisinde etkin çeviri ortaya koymak adına makine çevirisi, küresel ticarette önemli bir rol oynamaktadır.

Peki tamamı bilgisayar destekli yazılımla çevrilmiş bir internet sitesinin çevirisi ne derece yerindedir?

Bu soru özellikle kültürel jargonlarla ve ifadelerle ilişkilidir. Makine çevirisi gibi “kestirme çözümlere” başvuran işletmeler, ileride kendilerini çeviriyi yapmaya gerek duymamış işletmelere kıyasla daha sıkıntılı bir durumda bulabilirler. Makine çevirisi, anlamda büyük değişikliklere yol açan bölgesel söylemleri ve kültürel nüansları yakalayamaz. Bu nedenle makine çevirisi kullanmak, içeriği çevirerek çekmek istediğiniz müşterileri kaçırmanıza yol açabilir.

Burada sorulması gereken asıl soru, şirketlerin bu çeviri engellerini nasıl aştıkları ve dahası, sürekli genişleyen küresel pazarda içerik doğruluğunu nasıl koruduklarıdır.

Günümüzün gelişen piyasalarında kaliteli içeriğe büyük önem verilmektedir. Küresel görünürlüklerini sağlamlaştırmak isteyen şirketlerin odak noktası da çevrimiçi iletişim stratejilerine kaymaya başlamıştır. Çevrimiçi iletişimi kullanarak yeni müşterilerle ilişkiler kurmak ve bu ilişkileri sürdürmek isteyen şirketler, içeriğin kelimesi kelimesine çevrilmiş olmasına değil, içeriğin kültürel yönden doğru aktarılmasına dikkat etmelidir. Özensizce hazırlanan içerikteki hatalar müşterinin şirketinizden uzaklaşmasına yol açabilir.

Gözden geçirmeye ve planlamaya yeterli zaman olmasına rağmen makine çevirisi, yerelleştirme sırasında basit ancak ciddi sorunlara yol açan hatalar yapabilmektedir. Bu nedenle markalar, makine çevirisindeki hataları kolayca belirleyebilecek ve önemli pazarlarda marka imajı hasar görmeden önce bu hataları giderebilecek uzmanlara ihtiyaç duymaktadır.

Kaynak:  http://www.transperfect.com/blog/ghost-machine-why-human-translation-still-needed

 

                                                                                                Çevirmen: Berkan Kirmit

Bilkent Üniversitesi

İngilizce/Fransızca Mütercim Tercümanlık Bölümü Öğrencisi

Arşivimizden- Yeni Çevirmen

Yeni Çevirmen

Yeni bir çevirmen gerekiyor. Yeni dünyada, yeni ekonomide ve yeni medya düzeninde çevirmenin tanımı değişiyor.

Tarihte krallara, imparatorlara çevirmenlik yapılmış. Yakın tarihe kadar çeviride başarılı olanlar elçi, hatta bakan olmuşlar. Osmanlı tarihinin kader belirleyici anlaşmaları Dragoman denilen çevirmen-elçilerin imzasını taşıyor. Henry Kissinger’in ABD Dışişlerindeki kariyerine Almanca çevirmen olarak başladığını biliyoruz.

İkinci Dünya Savaşı sonrası çevirmenlik savaş suçluları için kullanılıyordu. Ya şimdi? Yine savaş, yine diplomasi, yine bürokrasi süreçlerinde yapılan çeviri var, belki dünya durdukça olacak.

Ama yeni çevirmen bunları aşan bir kavram. Hem çevirinin yapıldığı kitle, hem çeviriyi satın alan müşteri, hem çevirmenin eğitimi hem de çevirmenin kullandığı gereçler ve kaynaklar baş döndürücü bir hızla evrimleşti.

Yüzyıllar önce İbni Sina’nın genel tıp bilimleri odaklı kitapları çevriliyordu. Çevirmesi yıllar almıştı, ancak birkaç kopyası hazırlanabilmiş ve Avrupa’nın sayılı kütüphanesinde bulunabilirdi.

Bugün her ay hatta her hafta, İbni Sina’nın ömrü boyunca yazdıklarının yüzlerce katı tıbbi makale onlarca dilde yazılıyor, onlarca dile çevriliyor, binlerce web sitesinde yayınlanıyor ve yüzlerce konferansta sunuluyor.

Çevirmenin birkaç yılını bir külliyata ayırma lüksü kalmadı. Bugün kardiyolojideki en yeni bulguları çevirirsiniz, yarın bir büyük bankanın yatırım sunumundasınızdır.

Yeni çevirmeni dinleyenler nadiren hiç dil bilmeyenlerden oluşuyor. Evet, aralarında dil bilgisi zayıf olan, veya kendine tam güvenmediği için çevirmen kullananlar var tabi. Veya simultane çeviri toplantının hızlı ve verimli geçmesi için tek uygun yöntem olduğu için konferans çevirmeni kiralayanlar var. Ancak, dinleyicilerin en az yarısı, her iki dili çevirmen kadar belki daha iyi kullanabiliyor. O halde neden çevirmen kullanılıyor veya yeni çevirmenden beklenenler nelerdir?

  • Beni tanı: Müşteriler çevirmenin kendilerini tanımasını bekliyor. CEO’mun adı, kampanyalarımın sloganları, en son finansal rakamlarım, ürünlerimi konumlandırırken kullandığım kelimeler. Ben bir dünya markasıyım ve sen çevirmen kimliğinle beni tanımak için çaba göster, çalış, araştır, sor.
  • Çağırdığımda gel: Şirketlerin, hükümetlerin ve medyanın gündemi anlık olarak değişiyor. Gece ikide ararım, sabah uçar, akşam döneriz, bugün finans yarın strateji konuşabiliriz. Aileni, diğer tüm işlerini ve özel hayatını bırak, benim işime gel.
  • Çevirinin her türlüsünü istiyorum: Çeviri ardıl olabilir, telekonferans olabilir, yolda eşlik olabilir, fısıltı çevirisi isteyebiliriz, yan odaya kamerayla görüntü veririz oradan çeviri isteriz, ISO standart kabinde simultane de olabilir. Sunumlarımın yazılı çevirisi, kurumsal metinlerin Amerikalı editörler tarafından kontrolü gerekiyor.
  • Teknolojiyi takip et: Trados biliyor musun? Çeviri belleği kullanmalısın. XML editörün var mı? I-pad’inden veyaAndroid telefonundan mesajlarımı almalısın. Mobil ve çevrimiçi sözlüklere erişimin olmalı. Yeni medyayı kullan.
  • Kaç dil biliyorsun: İngilizce şart zaten. Ama bize Rusça ve İspanyolca da çok lazım. İki dil gerektiğinde her zaman iki tercüman almak istemiyoruz. İki ayrı ülkeye gezimiz oluyor, iki ayrı dilde heyet kabul ediyoruz, tek tercümanla çözüm bekliyoruz.
  • Uzmanlaş: Bizim işimiz hukuk ve finans, veya ilaç. Kısaltmalarımızı bile tanıyan çevirmen istiyoruz. Sektörü tanı, jargonu tanı, nüansları anla. Biz yanlış söylesek, dilimiz sürçse bile sen sektör ve konu uzmanlığınla doğrusunu çevir.
  • Sosyal becerilerini geliştir: Her işimiz kabinde olmuyor. Teknede Boğaz gezisi olabilir, Çırağan’da resepsiyon verebiliriz. Hafta sonu rahat giyimle workshop düzenliyoruz, ertesi gün First Class biletle New York’ta zirveye gidiyoruz. Kabindeki üstün performansını, yemek masasında zarafetle, müzakere masasında belagatle tamamlayabilmelisin.
  • Mükemmel ol: Biz Amerika’da eğitim aldık, yarımız MBA’li, diğer yarımız ODTÜ – Boğaziçili. Profesyonel olsun diye çevirmen kullanıyoruz. Hata, eksik, zayıflık kabul edemeyiz. Aksanın süper, cümle yapıların çeviri kokmayan, kavramların dört dörtlük olmalı, çevirmen kimliğinle yerinde teatral yeteneklerini kullanarak duyguları da aktarmasını bilmelisin; kısaca mükemmel olmalısın.
  • Bütçen makul olsun: Her işte aynı bütçemiz olmuyor. Çevirmenlerden bütçede esneklik bekliyoruz. Yatırım bankalarında, uluslararası tahkim davalarında, kritik ilaç lansmanlarında tercih ettiğimiz profesyonellerle fuar açılışında çalışacak çevirmene aynı bütçeyi ödemek istemiyoruz. Ya her işe talip olma veya her zaman aynı ücreti bekleme. Daha doğrusu, benim bütçemi koru.

Meslektaşlarımız arasından yeni Kissenger’lar çıkar mı bilemiyoruz. Çevirmenlerin geleceğin diplomatları olacağını zannetmiyoruz. Ancak, müşteri beklentileri gösteriyor ki, her şirket, her kurum ve her heyet teorik çeviri becerilerimizin tek başına yeterli olmayacağı şeyleri bizlerden bekliyor.

Yeni çevirmen, gelişen ve değişen sektör beklentileri doğrultusunda, üstün dil becerileriyle kendini kanıtlamakla beraber, daha dijital, daha araştırmacı, daha sosyal, daha bilgili, daha uzman ve daha özel bir profesyonel olacak.

Çarpık Dilleşme

Sevgili Dragosfer okurları,

Pazartesi Sendorumu çatısı altında toplanmışken haftaya biraz olsun gülümseyerek başlayalım, ne dersiniz?

Çocukluğumda hep cümlenin yarısı Türkçe yarısı İngilizce konuşmama, hala babamla bir araya geldiğimde karşılıklı “Türkçenglish” dilinde iletişim kurmamıza rağmen iş ortamlarında, okuduğum yazılarda, izlediğim dizilerde “çarpık dilleşme” unsurlarına rastlamaktan oldukça sıkıldım. Sizinle belki de sıkça karşılaştığınız bir e-posta örneğini paylaşmak istiyorum. Bana aynen bu şekilde geldiğini düşünmeyin. Henüz yeni filizlendiğim iş hayatından derlediğim kelimeler ve söylemlerden esinlenerek ben yazdım bu yazıyı ve açıkça söylüyorum: Hiç gurur duymuyorum.

Merhaba Şükriye Hanım,

Dün size forwardladığımız maille ilgili feedback alamadık. Siz durumu konfirme etmediğiniz sürece işe start veremiyoruz, processin gerisinde kalıyoruz. İsterseniz bir meeting set edelim belki schedule’ımızı push edebiliriz.  Projenin deadline’ını da yeniden discuss etmek gerekecek. Kaybettiğimiz zamanı kompanse etmek için HR departmanımıza da briefing verdim, belki de personel outsource etmemiz gerekebilir.  Bu da daha fazla training organize etmeye focuslanmak demek. Konuyla ilgili aksiyon almadan önce sizin bana dönmenizi bekliyor olacağım.

Tşk,

Merve

Bu kıymetli (!) eserin ardından, kendisiyle aynı düşünceleri paylaşmakta olduğum ve hatta onun da benim gibi pek sinirlenmiş olduğunu gördüğüm için mutlu olduğum Tahsin Yücel’in Sözcükler adındaki iki aylık edebiyat dergisinin Temmuz-Ağustos 2008 sayısında yazmış olduklarını sizlerle paylaşmak istiyorum. Keyifli okumalar!

ÖRNEK TÜRK YARATILARI

Tahsin Yücel

Türkçe sözcükler yerine İngilizce ya da Fransızca karşılıklarını kullanmak, kurumlara İngilizce ya da Fransızca adlar koymak yaygın bir moda olup çıktı. Bunun sonucu olarak, diyelim ki Şişli’den Harbiye’ye ya da Taksim’den Tünel’e doğru yürürken, İngilizce ya da Fransızca mağaza adlarının Türkçe mağaza adlarından fazla olması hiçbirimizi şaşırtmıyor artık. Öte yandan, moda öylesine yaygınlaştı, öylesine güçlü bir eğilim olup çıktı ki İngilizce, Fransızca, İtalyanca yetersiz bulunmaya başladı ve kimi çok yaratıcı patronlarımız en az bin yıl önce ölmüş bir dile: Latinceye bile el atmaya kadar götürdüler bu işi, kurumlarına Latince adlar koymaya başladılar. Bunun en ilginç örneği de bir özel hastane dizisine verilen Latince görünümlü ad: Hospitalium.

Anadil duygusu yeterince gelişmemiş olanlar “Ne var bunda? Adamlar bu ülkeye kaç tane hastane kazandırmışlar, şöyle oturaklı bir ad vermesinler mi kurumlarına?” diyebilirler. Şu yozlaşma ortamında haklı da bulunabilirler. Ama eski Roma yasaları ölülere saygıyla başlar, eski Roma’nın dili olan latince de ölü bir dildir, bilir bilmez kişilerin bu dille oynamaya, sözcüklerine hiçbir zaman içermediği yeni anlamlar vermeye kalkmaksa, gülüç olduğu kadar da çirkindir. Fransızcanın hopitâl’i italyancanın ospedale’si, ingilizcenin hospital’ı latinceden gelir. Kökenlerindeki sözcük de Dictionaire historique de la language française’de belirtildiğine göre, “aşağı latince”nin (VII. Yüzyıl) gelecekte fransızcanın hôte’una (konuk) dönüşecek olan hospes adından türemiş bir sıfat olan hospitalis sözcüğüdür. Bu sözcüğün de hastaneyle hiç mi hiç ilgisi yoktur., ancak XVII. Yüzyılda fransızcada hastane anlamında kullanılmaya başlar. Bizim kimi bilgiç yurttaşlarımızsa, latincenin klasik döneminde “konuk odası” anlamına gelen bir sözcüğü (hospitalia, hospitalium) “hastane” anlamını da katarak küçük devrim gerçekleştirirler. Alanlarında yalnız oldukları da söylenemez. Bir başka girişimcimiz de latince ya da italyancayla hiç mi hiç ilgisi bulunmayan bir “latince” ad yaratıp asar kurumunun kapısına: Medicana.

Hadi, Türkçeyi küçümsemelerini, beğenmemelerini anladık diyelim, kendi dilimizle hiç mi hiç ilgisi bulunmayan, üstelik, en az bin yıl önce ölmüş bir dilden ne isterler ki? Hadi, bin yıl önce ölmüş bir dilde sözcük üretmeye kalkmalarını da hoş görelim, yalan yanlış yakıştırmalarla ölmüş dili bir daha öldürmelerine ne diyelim? Kurumlarına bu yabancı adları koyarken bir bilene sormak gereksinimini de mi duymazlar?

Osmanbey’de bir duavrın üstünde kocaman ve gümüş rengi harflerle yazılmış iki latince sözcük görürsünüz: Acedemia Lingua. Her iki sözcük de ad olduğuna ve bunları birbirine bağlayan hiçbir öğe bulunmadığına göre, birlikteliklerinden bir anlam çıkmasa da yurttaşlara dil öğretmek savında olan bir “dersane” karşısında bulunduğunuzu anlar, gülmek mi ağlamak mı gerektiğine karar veremeden uzaklaşırsınız oradan. Siz daha kırk elli adım atmadan, bir başka yaratım tansığı gözlerinizi kamaştırır: Centroom. Evet, Centroom, çok yaratıcı ve çok bilgili bir yurttaşımız latince centrum (merkez) sözcüğünün –um ekini atıp yerine İngilizcenin room’unu koyarak yepyeni, ışıl ışıl bir sözcük yaratmıştır size.

“İyi güzel de daha kendi dillerinde doğru dürüst bir tümce kuramazken, ne diye başkalarının dilleriyle oynar ki bu adamlar?” diye sorabilirsiniz. Sormakta haklı olduğunuz da kuşku götürmez. Ama biz hem kendi anadilimizi, hem farsçayı, hem Arapçayı bozarak dünyanın en aykırı dilini: Osmanlıcayı yaratmış ataların torunlarıyız. Yaratır da yaratırız durmadan, yabanın ölü dilleriyle bile böylesine oynadıktan sonra, yaşayan dillerle ne tansıklar yaratabileceğimizi düşünün artık.

Ben gene de size birkaç örnek vereyim.

Bir zamanlar, Kıbrıs sorununun çok tartışıldığı günlerde, ünlü bir başyazarımız garantör diye bir sözcük çıkarmış, ayraç içinde de Fransızca yazılışını vermişti: garanteur. Nerdeyse tüm köşemenler mal bulmuş Mağribi gibi atılmışlardı sözcüğün üstüne, garantör aşağı, garantör yukarı, dillerinden düşürmüyorlardı bu yeni sözcüğü. Bir kişi bile çıkıp da “Yahu, Fransızcada garanteur diye bir sözcük yok. Fransızlar sizin belirtmek istediğiniz sözcüğü garant sözcüğüyle karşılıyorlar.”, demiyordu. Diyen çıksa da kimsecikler kulak asmazdı. Bir iki yıldır da bir akademisyen’dir tutturdular. YÖK düzeninin profesörlüğü fazla ayağa düşürdüğü kanısına mı vardılar, yoksa “tebdil-i unvan”da ferahlık mı gördüler, nedir, profesörler bile kendilerini akademisyen diye adlandırıyorlar. Ama, bir kez daha, Batı Avrupalıların dillerine özenirken, sözcüklerinin anlamını kaydır ha kaydırıyorlar. Fransızların en güvenilir sözlüklerinden Le Robert’e bakıyorsunuz, académicien’i Fransız Akademisi üyesi ya da “akademi” diye adalandırılan sanatsal, yazınsal ya da bilimsel bir topluluğun üyesi” diye tanımlıyor; İngilizler’in ünlü Oxford’una bakıyorsunuz, o da aşağı yukarı aynı tanımı veriyor. İtalyanlar’ın Vocabulario della lingua italiana’sı da öyle. Ama bizim aydınlarımız, öğretim üyelerimiz, gazetecilerimiz adamların sözcüğünü profesör ya da öğretim görevlisi anlamında kullanmakta dayatıyorlar. Akademisyen aşağı, akademisyen yukarı. Benzerlerinden daha titiz olduğunu düşündüğümüz Cumhuriyet bile akademisyen’den geçilmiyor. Geçenlerde İstanbul Üniversitesi’nde bir toplantıda, bir Fransız konuşmacı, bıyık altından gülerek, “Sizin akademisyen dediğiniz profesörler” diyordu. AKP’nin ünlü Anayasa uzmanı da çevresindeki gazetecilere “Bir profesör ve akademisyen dürüstlüğüyle konuşuyorum”, diyerek iki kavramı kendi örnek kişiliğinde kaynaştırıyordu.

Kim ne derse desin, Atatürk’ün özlük hakları çiğnenerek Türk Dil Kurumu kapatılalı beri, dilimiz de, dil bilincimiz de çok kirlendi.


Siz ne dersiniz?

Siz nelerle karşılaşıyorsunuz günlük hayatlarınızda?

Sizin orada da çarpık mı dilleşme?

Bizimle paylaşmak isterseniz pek memnun oluruz efendim.

 

Desire Eylül CANNON

Hayata ve Çeviriye Feminist Bakış

Hayata ve Çeviriye Feminist Bakış

Aslında bu yazıya “Ben çevirmenin önyargısız ve peşin hükümsüz olanını severim” diyerek başlamayı planlıyordum… Sonra, tam da ben bu yazıyı yazmaya karar verdiğim sıralarda, sosyal medyada bir “pembe taksi” tartışması patlak verdi. Kadınların daha güvenle yolculuk etmesi içinmiş. Read more